SANATA GİDEN YOL KİŞİNİN BEYNİ, GÖZÜ VE ELİNDEN GEÇER. Mehmet Erbil
   
  Mehmet ERBİL
  MUGLA'DA KULTUR VE SANAT
 

"Bu sayfalarda yer alan yazı, belge ve fotoğraflar
5846 sayılı yasanın güvencesi altındadır.
İzinsiz kullanılamaz."
Muğla Sokaklarından

Sanatçı Mehmet Erbil’in “Çizgilerle Muğla Desen Sergisi” nefes almamı ve her çalışmada içimdeki tüm zamanların Muğla’sını yaşamamı sağlıyor. Sanatçının sergiyi takdim yazısında bir sözü dikkatimi çekiyor 

”Her insanın bir çizgisi vardır.” Üzerinde kafa yorulacak önemli bir durak noktası.

İsmail Zorba

Muğla Hamle Gazetesi 03 Ekim 2017




MEHMET  ERBİL RESİM SERGİSİ  MUĞLA ÇİZGİLERİ KÜLTÜR ŞENLİĞİ’NDE AÇILDI.

Mehmet Erbil’le tanışmamız Hasanoğlan Köy Enstitüleri belgeleriyle başlar. Hasanoğla’nı gidip görmedim, isteğimdir muhakkak göreceğim.

Yine tanışmamız Köy Enstitüleri’nin dehası Bizim Köyü’n yazarı Mahmut Makal ve Naciye Makal değerleri ile olmuştur, birlikteliğimiz  süregelmiştir.

Hasanoğlan’ı belgeleri, yazıları ile kendisinden öğrendim, sevdalandım. Her Köy Enstitüsü’nün kurulduğu o yerlerde  resimlerinde izlemek, gerekse gittiğim yerler ben de çok derin etkiler, izler bırakmıştır. Sanki o günlerin içinde çağlayarak yaşıyorum..

Kendisiyle Milliyet Blog yazarları içerisinden de tanışıyoruz. Milliyet Blog  bir çok değerli çeşitli yazar ve öykücülerin, romancıların, şiircilerin buluştuğu geniş bir platformdur.

Geçen kış ayında fırtına eserken, yağmur beklenir hava kararırken, ışıklar yanar atölye’de, bulutlar durmadan geçerken, soğuk, kış aldırmadan Ankara’daki atölyesinde Muğla’yı o dokusundan parçaları kaleminin vuruşlarıyla çiziyor,  çiziyordu. Can Muğla’yı çiziyordu.

Bazen telefonla görüştük, dile getirdik resimlerinin Muğla’da açılacağını. Heyecanı yüksekti, güzel çizimler tablolar , coşkuyla bir  Muğla yaşıyor,  çıkıyordu.

Sokaklarından geçti, evlerinin duvarlarından Muğla’yı seyretti. Geçerken insanını resmetti. Hayat kapılarından ,  kuzulu kapılarından geçişleri çizimlerine hayallerini taşırken oldukça etkilendi. Muğla’ya kızı dolayısıyla sık sık geldi. Muğla ve sanatseverler derneği ile tanıştı, Muğla’yı sevdi.

O sevgisini çizimlerine taşıdı.  Günlerce çizimleri için uğraştı, emek verdi.

Mehmet Erbil daha önce çok sayıda resim sergisi açtı. Bunları kendi arşivine taşıdı, yazdı, belgeledi. Sanırım bunları  da öykülendirerek, resimleri, belgeleri ile kitaplaştırır.

Mehmet Erbil’in Eğitim Onurumuz Köy Enstitüleri, Hasanoğlan Köy Enstitüleri diye eserini geçen yıl okumuş , arşivimize almıştık. Üretken yurtsever, insancıl.

Muğla Menteşe Kültür Şenlikleri çerçevesinde Muğla çizimleri  Konakaltı Kültür Merkezi’nde bu hafta  sergilendi. Hala sergisi açıktır. İzleyicileri ile buluştu.

Ancak bir talihsizlik hepimizin sevdiği Ünal Türkeş’i kaybetmiştik. Tam da o güne denk geldi. Sergiye gelecekti. Hayat işte. Ölüme yürüyen yol. Ebedi gidiş. Yıldızlar kayboluyor giderek ,hüzün bulutu gibi çıkıyor aniden . 
insanı insan yapan duygun, insani vicdanınla ölebilmek şu yokuşta, çıkmaya çalıştığın yol mu hayat ve ölüm !!!. 
Ansızın gelen.

İzlediğim sevgili Mehmet Erbil’in sergisine  gelince,  çok özel çalışmalar kalemin resme vuruşu, etkileyici, ilk kez. O ağaçlara yansıyan dantel inceliğinde kalemin ucu yüreğin gücüydü..  Muğla yaşam günlüğü ve  evleri, sokakları, insanları çizgilerde güçlenmiş , Muğla’nın demokratik duruşunun yansıdığı çizimler olup,  yüksek kalitede çalışmalar idi. Demokrasi bir şehrin her anı ile ilişkilidir.

Sevgili Erbil’i çok özel çalışması nedeniyle ilk defa izlediğim sergisi için Muğla’ya emeklerini, sevgilerini alkışlarım , kutlarım.

Teşekkürler.

Menteşe Belediye Başkanı 
 
Bahattin Gümüş sergiyi açtı. Mehmet Erbil’e plaket verdi. Mehmet Erbil ise, kendisine özel yapılmış bir tabloyu hediye etti.

Daha  nice sergilere dileğimle.

Nabide Kılınç Muğla Devrim Gazetesi 10.10.2017 

Muğla sokaklarından 1 (Desen: Mehmet Erbil)


Zahire Pazarı Girişi 1 (Desen: Mehmet Erbil)



Zahire Pazarı Girişi (Desen: Mehmet Ebil)




BODRUM KALESİ NEDEN KAPALI?

Güneşli bir gün, ne var ki serin. Yine de insanlar kıyıdalar. Güneşin tadını çıkarmaya çalışıyorlar. Kahveler, af edersiniz cafeler dolu. Buralarda bir araya gelenler vuruyorlar lafın gözüne. Anlatıyorlar, gülüyorlar, gülüşüyorlar. Gençler sevgilerinden söz ediyorlar. Bu sözler ilk tanışmalara dek iniyor. İniyor da; Bodrum aşkının nasıl başladığına dek varıyor. Konuşmalar ayrımsız kızlı-erkekli sürüyor. Güneşli günün çıplaklığı da laflar üzerini örtmüyor. Yalın, açık ve de dürüstçe sürmesine neden oluyor lafların. Katıksız anlatımlar vuruyor kıyıya. Tıpkı dalgaların kıyıya vurması gibi yankılanıp geriye dönüyorlar. Bu gidiş gelişler sürüp gidiyor. Bodrum olduğundan bu yana nasılsa, öyle sürüp gidiyor.

Bu gidiş Balıkçı’nın bir armağanıdır Bodrum’a diye düşünüyorum. O anlamlı, Bodrum’u Bodrum yapan anlatımlar çıkıyor ortaya. Okunan kitaplardan söz ediliyor. Keyifle okunmuş kitaplardan dem vuruluyor. Öyle bir dem ki, Balıkçı’nın demi üzerine tutmuştur mayasını. Öyle tutmuştur ki, kilitlenip kalırsınız Bodrum kalesinin kapısında. Burukluk sarar içinizi. İçeri giremezsiniz, kapalıdır kapılar. Kapalı kapılar ardında bir onarım sürer gider mi bilinmez. Bilmece gibi bir onarımdır bu. Çok uzun süren bir onarım. Doğruysa.

Kısaca kale konuksuz. Kale içindeki “Sualtı Müzesi” denizler altındaki o gizemli günlerini yaşıyor. Kimseler görmüyor şimdi. Hali ne olacak demekten kendinizi alamıyorsunuz. Dalıp dalıp gidiyorsunuz. Bodrum’da, kıyılarında yaşanan “Mavi Yolculuklar” gibi, düşünceleriniz gezip duruyor anıların kıyılarında. Usunuza Balıkçı, Azra Erhat, Bedri Rahmi Eyuboğlu, Sabahattin Eyuboğlu geliyor ve de onların iz bıraktığı kıyıları, kayaları düşünmeden edemiyorsunuz. Sesleri, anlattıkları tarih dersleri kulaklarınızda çınlıyor. Mavilikler içinde yitip gidiyorsunuz.

Yitip gidiyorsunuz adına restore denen onarımın içinde.

Düşünceleriniz ısınıyor, düşünceleriniz bileniyor. Yazıyorsunuz, aktarıyorsunuz duyanlara, gören gözlere.

Duyarlılık taşıyorsunuz, sözcüklerle yansıtmaya çalışıyorsunuz olan biteni.

Duyanlara, duyarlı olanlara.

Duyan ve anlayanlardan biri de Karya’lı şair İbrahim Ergin’dir. Bakın ne demiş, nasıl anlatmış Karya’yı ve Halikarnasos’u:

FENİKELİ ŞAİR

Ben Fenikeli bir şairim

Babil sokaklarında adım söylenir

Akdeniz’i karış karış bilirim

 

Un, kereste, şarap, pekmez satarım Mısır’a

Tabletlerde çarpar yüreğim

Sur şehrinde doğdum

Cana can koydum Asur’da

 

Alfabeyi ben buldum

Öküz başında gördüm A harfini

Halikarnasos’lu bir kız sevdim

Bakıra işledim tarifini

 

Ben Fenikeli bir şairim

Kuş seslerini yüklerim tekneme

Akdeniz’in bütün renklerini

Güneş yüzlü çocuklarla özleşirim

 

Şiirime taşırım gülüşlerini

Almak ve satmak üstüne işim

Atlas kumaşlar yüklerim hayfadan

Has ipekten döküm döküm ibrişim

 

Sevda dendi mi üstüme yok

Bir karyatite gönül vermişim

Şiir akşamında geceleri

Denizin hışırtısına karışır düşlerim

 

Uzaklarda yaşamak sesleri

Bir yanar, bir söner karşı kıyıda

Halikarnasos’un titreyen

Yağ kandilleri

 

Ben Fenikeli bir şairim

Aklım uzaklarda

El kadar bulutta gizlenen fırtınayı bilirim

Bir de sevda türkülerini Karya’nın

Teknem baştan başa Anfora

Yelkenler fora ver elini Afrika sahilleri.

                   İbrahim Ergin

Mehmet Erbil 02 Aralık 2017



Kültür Evi dostlarından bazıları

MUĞLA-MENTEŞE KÜLTÜR EVİ DOSTLARI

Muğla-Menteşe Kültür Evi Muğlalı sanat dostlarının uğrak yeri.  Gelirler, söyleşirler, dertleşirler. Şiirler okunur ard arda. Öyküler anlatılır Muğla üstüne. Kimler yok ki; Sadettin Özbek, Selahattin Sapmaz, İbrahim Ergin, arada bir uğrayan Ünal Türkeş, Bahattin Uyar çoğunun öğretmeni olarak en ağır toplardan biridir. İsmet Kavanozlar besteleriyle gelir dile. İhsan Özgen sporcu ve sendikalcık anıları, siyaset deneyimleri bir bir sıralanır, anlatımlar arasında alır yerini. Nabide Kılınç Yerkesik’ten gelir katılır bazı günler söyleşilere. Muğla sorunları ile dopdoludur. Aktarır arka arkaya sorunları. Bunları nerelerde yazdığını dile getirir. Şiir dağarcığı sürekli titreşen Sadettin Özbek:
ZİYARET

“Önce dudakların girdi kapıdan

Sonra sen geldin gülerek

Üşümüş ellerinde akzambaklar

Güvercin kanadı gibi titrek

Midye kabukları, ak çelenkler doğurmuş

Açılmış göğsün tomurcuklar gibi

Tutuştu birden sol yanımdaki yangın yeri

Uçuverdim sevinçten

Çocuklar gibi.

Ağrılarım dindi gözlerine bakınca

Titreyen dizlerime can geldi
Yeniden atmaya başladı 
Enkazın içinde yitip giden yüreğim
Damarlarıma heyecan geldi

Her sabah böyle gel ne olur.

Bir seher vaktinde görün ve git

Savur saçlarını da dönüver

Serinlesin rüzgarından dudaklarım

Senin olsun senin olsun tüm sabahlarım."                                  

diye başlar okur Bahahttin Uyar’ın şiirini. Çok güzel okur. Etkisi ertesi güne dek sürer. İbrahim Ergin de, tam bizi anlatmış der gür sesiyle. Gülüşürler.

Farklı bir ortamdır Kültür Evi. Orda öğrenirsiniz Muğla’da yapılacak kültür etkinliklerini. Orda öğrenirsiniz daha önce yapılmış etkinlikleri. Sürüp gelen yankılarını anlatırlar. Zamanları varsa, size özetlerler o etkinliği. Siz de görmüş gibi, yaşamış gibi olursunuz,

Muğla’da dostlarla buluşmak, dostlarla olmak böyle bir şey.

Yaşamak gerek.       19.04.2016 Salı


Muğla-Mentyeşe Kültür Evi'nden


Akyaka incelemeleri-Muğla (Desen: Mehmet Erbil
 


OKTAY AKBAL’IN 93. YAŞ GÜNÜ AKYAKA’DAYDIK


20 Nisan 2016 Çarşamba günü Muğlalı dost Sadettin Özbek’le telefon görüşmemizde; “Akyaka’ya Oktay Akbal’ın 93. Doğum günü için gidiyoruz. Gelebilir misin?” dedi. Çok sevdiğim, yazılarını yıllarca severek okuduğum Oktay Akbal için gitmemek olur muydu? “Hemen” dedim. Yatağan’dan gelecek dostlar da varmış. Beni Muğla girişindeki polis kontrol noktasından aldılar. Turgay Mutlu ve Recep Helvacı dostlarla da böylece tanışmış oldum. Muğla merkezden, Cumhuriyet  Meydanı’ndan Selahattin Sapmaz’ı, Gazi Mustafa Kemal Atatürk Kültür Merkezi’nden de Sadettin Özbek’i alarak Akyaka’ya doğru yola koyulduk. Sakardan inerken Gökova Körfezi görünür görünmez Sadettin Özbek dağarcığında hazır bekleyen yüzlerce şiirden birini okumaya başladı:

“Kocaman bir tablo yapmışlar,

Sakar’dan aşağıya atmışlar.

Öptüm başıma kodum,

Kaldırıp astım duvara.

Bakınca dilim tutuldu,

Gökova’yı gördükten sonra,

Daha bir sevdim yurdumu.”

Ali Yüce

Bir şiir, tam de yerinde ancak bu denli etkili okunabilirdi. Tam Gökova’ya bakarken, o güzel görünüşe dalmışken…

Sakar’ı indik, Akyaka’ya girdik. Yollar perişan, düzenleme var. Bir yanda ağaçlar kesilmiş, yeşilin boşluğunu görebiliyorsunuz. Yapılacak kavşak ve alt geçit için olduğunu öğrendik. Üzüldük…



İlk uğrak yerimiz Akyaka Mezarlığı oldu. Nail Çakırhan ve Halet Çambel’in anıt mezarlarını ziyaret ettik.  Işıklar içinde olsunlar.



Oda Tv sayfasından



Ayla Akbal

Sonra Oktay Akbal... Hala yazıyor. Ben daktilosunun sesini duyar gibi oldum.  Mezarı başındaydık.  Kalabalık yoğunlaştı. Eşi Ayla Akbal geldi. Sevgi dolu gözlerle karanfil bıraktı sevgili Oktay’ına. Dostları, sevenleri de öyle yaptı. İşte o an anladım ki; Oktay Akbal sevgisiyle, bıraktıklarıyla aramızdaydı. Yapıtları ile yaşıyordu. Sevgi dolu konuşmalar yapıldı. Oktay Akbal’la fotoğraflar çektirildi. Vedalaşarak Yücelen Otel’deki Panele doğru yola koyulduk.

Panelde dostları, yakın arkadaşları konuştu anlattılar Oktay’ı. Anlatılanlar o denli sevecen ve canlı idi ki; dostları sağ olsun, O’nu aramızda sandık. Ünal Türkeş, Şule Perincek, Kemal Anadol, Prof.Dr. Coşkun Özdemir, Hamdi Gürsoy Yücelen ve Aydın Turunç.  Tümünün de dillerine sağlık.

Panel sonrası anladık ki, Oktay Akbal’ın daktilosu artık yazmıyordu. Öyle ki; Mustafa Balbay’ın armağan ettiği yeni daktilo da Oktay Akbal’a azizlik ediyor, yazmıyordu. 
İşte o an anladık ki; anıları, yapıtları, sevecenliği, Azmak kıyısındaki dost sofraları hala bizimleydi. Bizimleydi Oktay Akbal…
Bıraktıkları yapıtları ile aramızdaydı. 
Yapıtları ile yaşayacaktı, ölmeyecekti.





Bahattin Uyar
 

BAHATTİN UYAR
Muğla’nın Yatağan ilçesi Şeref köyünde 1934 yılında doğdu.
Köy okulundan mezun olduktan sonra 1946 yılında Ortaklar Köy Enstitüsü’ne girdi.
Burada 3 yıl okuduktan sonra Sağlık Kolunu okumak üzere Kızılçullu Köy
Enstitüsüne alındı. Okulu bitirince sağlık memuru olarak Yatağan ilçesi Salkım
Köyler grubu sağlık memurluğuna atandı. 5 yıl çalıştıktan sonra Ortaklar
İlköğretmen Okulunu dışarıdan bitirdi. Daha sonra Necatibey Eğitim Enstitüsü
Türkçe Bölümünü kazarak Türkçe ve edebiyat dersleri öğretmeni oldu. Çeşitli il ve ilçelerde edebiyat öğretmenliği yaptı. 
Yazın yaşamına genç yaşlarda başladı denebilir.  Şiirleri birçok dergi ve gazetelerde
yayımlandı. 
Yaşamını Muğla’da coşkulu bir sanat anlayışına sahip dostları ile
birlikte sürdürmektedir. Onlarla bir araya geldiklerinde şiirler okunur,
gençlik yıllarının güzel anıları dillendirilir. Kısaca tadına doyulmaz sanat
söyleşileri yapılır.


 

HİKAYE
Seni ilk gördüğümde
Biblo gibiydin
Götürmek geldi içimden eve
Baş köşeye koymak şöyle hani
Örneğin radyonun üstüne.
Hiç konuşmadı yüreklerimiz,

 

Ellerimiz değmedi birbirine
Ayırdına varmadın
İnce bir cam gibi narin
Yüreğimin.
Ellerinden tutular benim ve senin,
Gene farkında değildik hiçbir şeyin
Götürdüler bir masaya, imza için…
Acı tatlı günler…
Sürüldük dövüldük, kovulduk

 

Ekmeğimizden bile olduk
Ve bu minval üzere
İkiyken üç, üçken dört, dörtken beş olduk.
Geçip gitti günler
Tükendik, yok olduk.

 

ÜŞÜMÜŞ
Bir dağ kentinin ortasında
Kimsesiz bir kar çiçeğisin
Dünyaya küsmüş.

 

Ver şu güzel ellerini bebeğim
Koy ceplerime
Ellerin üşümüş
         1963





  Bahattin Uyar; hem anılarını anlatıyor, hem de şiirlerini okuyor

On Kasım denince
Mavi gözler gelir aklıma
Sırma saçlar gelir tel tel
On Kasım denince
Bir Türk gelir aklıma
Dünyaya bedel.

Bahattin Uyar

 

 

ÇAĞRI
       (Ortaklar
         Müdürü Hayri Çakaloz’un çağrısından esinlenerek)

 

Bu topraklar seni bekler yavrum,
Bu yapraklar seni
Bu boz kırlar seni bekler yeşermek için
Uzat ellerini…

 

Bu Adabelen (1) tepesi var ya
Şu bataklık, şu sinek, şu sıtma
Hep seni bekler yavrum
Bunlardan kurtulmak için çağırdım seni
Koş gel yanıma
Uzat ellerini…

 

İşte sana boz urbalar
Ve postallar
Şu kazma, şu kürek, şu balyoz
Şu keser şu testere, şu mala
Aydınlık günler için
Derin vurmak gerekir onlara taşa toprağa, duvara
Uzat ellerini…

 

Sıcak kucağını açarak
Seni bekler 400 kişilik enstitümüz
Gelirken yıka ayaklarını
Saçlarını kestir üç numara
Giysilerini yıkat, yırtıklarını yamat anana
Sonra ta… oralardan bana
Uzat ellerini…

 

Bir çiçek olacaksın dallarda açan
O dallar meyveye dönecek
Ve düşleyebilir mi insan
Binlerce çiçek
Binlerce fidan…
Sana bir çiçek vereceğim yavrum
Bin meyve verecek
Uzat ellerini…


(1)   Adabelen tepesi. Ortaklar Köy Enstitüsünün
kurulduğu tepe



 



 
Sadettin Özbek
 
MUĞLA'DA
 
SANATIN UYGULAYICISI VE KORUYUCUSU SADETTİN ÖZBEK
Sadettin Özbek 16 Nisan 1955 Muğla doğumludur. 
Sadettin Özbek oldukça özverili bir sanatçı; sahnede oyuncu,
sanatçılara destek olan çalışmalar yapar. Onları sahneye alır, gösterilere
katılmalarını sağlar, şairlerin şiirlerini seslendirir, yazarların kitap
tanıtımlaırına ortam hazırlar. Bunlar yetmez sergiler düzenleyerek sanatçıların
çabalarına destek olur. Bireysel çalışmaları karma sergilere dönüştürerek
sanatçılar arası dayanışmayı güçlendirir.



Sadettin Özbek ve arkadaşları bir gösteride
Bunlarla yetinmez Muğla Sanatseverler Derneği kısaca
MUSANDER ile de bu dayanışmayı belediye ve sivil toplum örgütleri ile bağlar
kurarak geniş halk kitlelerine ulaşmayı hedefler.


Sadettin Özbek bir gösteri sırasında
 

Sadettin Özbek’te var olan yönlendirme gücü bu ulaşmayı
kolaylaştırır. Arkadaşları ve sanat dostlarını sevecen bakışları ve tavırları
ile bir araya getirir, Özbek’in oyunculuk yeteneği ile de planladıklarını
birlikte sunacaklardır sahnede. Yola birlikte çıkıp, sahnede kol kola girip,
omuz omuza verip başarırlar birlikte. Önemli olan Muğla’dır. Muğlalı
sanatseverlerdir önemli olan. Yaptıkları, sahneledikleri, sundukları her
program onlar içindir. Muğla’yı sanatla kucaklaştırmaktır önemli olan onlar
için.
 


ÜNAL TÜRKEŞ


Konakaltı Kültür Merkezi Ünal Türkeş arşivi sergisi 20 Kasım 2013

Has bir Muğla'lı. Varı yoğu Muğla. Tüm benliği Muğla'ya adanmış bir kişilik. Ne yana dönseniz, ne yana baksanız Ünal Türkeş'i görürsünüz, Ünal Türkeş'le karşılaşırsınız. Bir yerde bir anıt mı var, önemli bir kişilik mi anlatılıyor temelinde onun kaynakları, onun adı var. Hani ne derler; Ünal Türkeş demek Muğla demek. Ya da Muğla demek Ünal Türkeş demek. Böyle bir canlı kaynak o. Böyle bir tarih o, Muğla'nın tarihi. 


Üanal Türkeş arşivi sergisinden 20 Kasım 2013



Ünal Türkeş'in arşiv sergisi 20 Kasım 2013



20 Kasım 2013







20 Kasım 2013



20 Kasım 2013

Yakından tanımıyordum. Muğla'ya gittiğimde görüşmek istedim. Çıkardığı Muğla Devrim Gazetesi yönetim yerine gittim. Orada yoktu. Fotokopi için gittiği adrese yönlendirildim. Muğla'yı iyi bilmediğimden, sora sora o adresi buldum. Orada da harıl harıl çalışıyordu. Önünde bir yığın belgesel fotoğraflar var. Onların taraması ile uğraşıyor. Belli ki Muğla tarihinden yeni sayfalar açacak. Çok yoğundu, tanışma aşaması ve kısa bir söyleşiden sonra onu fazla engellememek için izin isteyip yanından ayrıldım. O işlerini sürdürdü.

Bir anlık görüşmemde bile Ünal Türkeş'i anladım. O, tüm benliği ile Muğla için yaratılmıştı. O, Muğla'ydı.

Kısaca dopdolu, kültür üreticisi bir insan o.

Gücü bol ola... 

18 Mart 2015





 

 

  YERKESİK VE NACİYE MAKAL(+)


Anadolu’nun özümlenip tanınmasında en büyük katkı Halikarnas Balıkçısı’nındır. Eğer o cezalandırılıp, Bodrum’a sürgüne gönderilmeseydi; Bodrum Bodrum olamazdı diye düşünüyorum. Belki de Bodrum Bodrum olurdu da; ününü bu denli kazanamazdı. Bilgi donanımlı, sevecen insanların bölgeye ilgilerinin artması, mavi yolculuklar yapmaları, yazılar yazarak Gökova ve çevresini anlatmaları bölgenin geleceğine ışık tuttu.      

İşte bu Halikarnas Balıkçısı:

  “Cenneti arıyorsanız Gökova Körfezine gidiniz. Denizine hayran olursunuz ama arkanızı dönünce de heybetli Kıran Dağlarıyla karşılaşırsınız.”(1) der… Saptama çok yerinde ve de doğru.

  “Çünkü; bu heybetli dağların üzerinde boydan boya yemyeşil bir coğrafya”(2) yer alır. Buranın adı Yerkesik’tir.

  Naciye Makal, 1929 yılında Muğla’nın Yerkesik bucağında doğdu. O zamanlarda bucak olan Yerkesik şimdilerde Muğla’nın Menteşe Belediyesine bağlı bir mahallesi olmuştur.

Yerkesik’te ilkokulu bitiren Naciye Makal, 1942 yılında Antalya Aksu Köy Enstitüsüne girer. Burayı 1946 yılında bitirerek, Muğla Dirgeme (Akkaya) köyüne atanır ve burada 4 yıl çalışır. İkinci görev yeri Aksaray Demirci köyüdür. Buradaki 6 yıllık bir çalışma döneminden sonra 1957 yılında Ankara Mithatpaşa İlokuluna atanması yapılır. Burada çalışırken 4499 sayılı yasa gereğince inceleme yapmak, bilgi, görgü ve ihtisasını artırmak üzere İngiltere’ye, Milli Eğitim Bakanlığınca 1962 yılında gönderilir. Bu çalışması 1 yıl sürer. Sonrasında Ankara Keçiören’deki Feyzi Alioğlu İlkokulunda görev yapmaya başlar. Oldukça verimli bir öğretmenlik dönemi yaşayan Naciye Makal, 1978 yılında emekli olur. Emekliliği resmiyettedir. Oysa o hala okur, çalışır, dostları ile eğitim ve ülke sorunları üzerine söyleşir ve aydınlık düşüncelerini sürdürür ve de yazar. Bu yazılarını “Bindim Tütün Küfesine” adlı kitapla okuyucularına armağan etmiştir. Naciye Makal’ın bu kitabında; tütün üreticilerinin, Yerkesik halkının geçim derdi ve çilesinin öyküsü yer alır. Zor yaşama koşullarının, eziyetli çalışma ortamının yalın ve öz anlatımıdır bu. Öyle ki, tütün tarlasına giden yollarda yankılanan türküleri duyar, o türkülerin sesiyle yol alışları dile getirir. Bu bir çalışma temposudur. Bu bir çalışma ilkesidir onlar için. Türkü ve türkülerin ezgisi coşturur, güçlü kılardı onları. Kapız’dan geçerken duydukları o sesler iliklerine dek işler, yaşama daha sıkı sarılırlardı.

            “Öf ülen de aman aman
            Yerkesik’in minaresi minaresi!
            Dürülü de kalmış aman
            Kerimoğlu’nun cüvaresi cüvaresi.”

  Derken varırlardı tütün tarlasına, koyulurlardı hemen işe. “Vakit çalışma vaktidir. Bir dakikasını bile harcama zamanı değildir. Sıcaklar basıncaya dek çok iş yapmalılar, yapmalılar ki sıcaklar basmadan işin çoğunu bitirsinler. Sıcaklarda tütün kırılmaz, buruşan yapraklar yapış yapış olurdu, yapışırdı ellere. Sıcakla birlikte artardı tütün kokusu, bunaltırdı onları. İçleri bir hoş olurdu, kusarlardı çoğunlukla çocuklar. Bu yüzdendir ki varır varmaz dalarlar tütün tarlasına. Onların; “… Elleri alışkındı. Parmaklarını tütünün çevresinde dolaştırarak, ermiş yaprakları bir bir kırmaya başladılar.”(3)

  “Güneş, ateşten bir top gibi dağın zirvesinden yükseldi. Isınmaya başlayan tütünlerin kokusu daha ağırlaşıyor, mide bulandırıyordu. Sanki, tek vücut gibi Sakine’yle Zehra yeniden öğürmeye başladılar. İçleri su kaynağıymış gibi, ağızlarına su doluyordu boyuna. “Tütün Tuttu” dedikleri buydu işte. Zayıfları, bakımsızları daha çok tutuyordu.”(4)

 Böyleydi çocukların tütün tarlasında üretme çabaları. Katkı olurdu büyüklerine, daha fazla tütün kırma çabalarına ortak olurlardı minicik elleriyle. Çalışma böyle sürer, arada dinlenme molası verirlerdi. Kısa sürerdi bu. Öyle uzunca zaman harcama lüksleri yoktu.

  Bunu Naciye Makal şöyle anlatır:

 “Bir cuvara içimi” dinlenmişlerdir. Kimsenin onlara “iki cuvara içimi” dinlenme zamanı vermeye niyeti yoktu.”(5)

   Çalışma zorlukları buydu. Ürün yetiştirmek, geçim için kazanç elde etmek bu zor koşullardan geçiyordu. Geçiyordu ya, bir de elde ettikleri bu zor koşullara değseydi, gözleri hiç arkada kalmayacaktı. Ne gezer. Bazen borçlu çıkmadıklarına sevindikleri bile olurdu. Zordu yaşam, zordu kazanç elde etmek, zordu geçinmek onlar için. Tam bu günlerde Naciye Makal, ilkokulu bitirince okumayı sürdürmek ister. “Bu zor geçim sıkıntılarından kurtulmanın yolu okumaktan geçer.” diye düşünür. Kararını verir, okuyacaktır.

“Muğla- Yerkesikli Naciye Poyraz’ın Aksu Köy Enstitüsü’ne nasıl kaydedildiğine dair anlattıkları, bu dönüşümün hangi koşularda yaratılmaya çalışıldığının göstergesidir: “on bir yaşındaydım. 1942 Şubat’ının soğuk ve yağmurlu bir gününde, ağabeyimle birlikte yaya, köyden Muğla’ya gitmek üzere yola düştük. Köy Enstitüsü’ne kayıt işlemi yaptıracak, sonra geri dönecektik. Bir kaç ay sonra okuldan haber gelince okula gidecektim. Elimde çıkın, başımda bürüntü vardı. İlkokulu bitirir bitirmez, ‘günahtır’ gerekçesiyle başımı örtmüştü babam… Neyse, yine bir kamyon yolculuğundan sonra Antalya’ya, oradan doğruca okula,  insana insanca bakan bir adamın karşısına çıktık. Hoş-beşten sonra bu adam, yitiririz diye paramızın bir kısmını aldı, defterine yazdı. Adam, haftaya gelip kendisinden harçlık istememi söyledi. Şehriye”, dedi. “Bu küçük kızımız okula alışıncaya kadar yanından hiç ayrılmayacaksın. Ambardan ölçüsüne uygun elbise al, yatağını göster.” (6)

  Okul yaşamı böyle başladı. Mutluydu.

 Naciye Makal, çocukluk yıllarında da çevresi ile ilişkisini canlı tutmuş, halkın yaşamına, gelenek ve göreneklerine ilgisiz kalmamıştır. Yanlış inanç ve yönlendirmeleri not etmekten kendini alamamıştır. Bunlardan birini şöyle yazmıştır:

  “Mezarlığa adını veren Hacı Efendi yatıyordu burada. Çocuğu olmayan, adak adayan kadınlar buraya gelir, kurban keserler, sonra da mezarın üstündeki taşları kaldırıp altındaki karıncaları bir incirin içine koyup dua ederek incirle birlikte yerlerdi.” (7)

  Bana oldukça ilginç geldi. İncir ana rahmini, karınca da bebeği mi simgeliyor diye düşündüm durdum.

 Yerkesik’le ilgili bilgiler derlememde bana yardımcı olan Nabide Kılınç ilginç notlar aktardı. Bunlardan birinde, Makallarla ilgili önemli notlar vardı:

  “ İvriz Köy Enstitüsü mezunu Mahmut Makal’ın Aksaray’a bağlı Demirci Köyüne atanan Antalya Aksu Köy Enstitüsü mezunu Öğretmen Naciye Poyraz aynı köyde tanıştığı Mahmut Makal ile 1950 yılında evlenir.

           Naciye Poyraz Makal, Muğla’nın yakından tanıdığı Yerkesikli Tüccar Yaşar Poyraz, Tüccar Arif Poyraz, İnşaat Mühendisi Hüseyin Poyraz’ın amca çocukları arasındadır.

            Oğlu Prof. Dr. Ahmet , Siyasal Bilgiler Fakültesi Çalışma Ekonomisi, Öğretim üyelerindendir. Kızı Tezer, Siyasal Bilgiler Fakültesi Uluslararası İlişkiler Bölümü mezunudur.Halen Ankara Keçiören’deki evinde yaşamını sürdürmekte olan Mahmut Makal yakın zamana kadar Yaz aylarının bir bölümünü Yerkesik’te geçirirdi.”(8)

 Öyküsü buydu Naciye Makal’ın. Tatlı ve de oldukça yorucu anılarının yaşandığı Yerkesik buydu. O yılların bağları, etrafına açılmış sınır oluşturan kanallarının şimdilerde izi de yok. O zamanlar bu sınır izlerine, daha doğrusu kesiklerine dayanarak buraya Yerkesik adını vermişlerdi denir. Biz bu anlatıyı duyduk ve aktardık. Ne var ki, tütün tarlaları da yok. O tarlaların verdiği, geçimlerine yetmeyen getirisi de yok. Bunun yerine bol bol sebze ve meyve üretimi yapılıyor. En büyük pazarları da Marmaris ve çevresi olmaktadır.

İlginçtir, önceden buraların tüm tapu kayıtlarının Hürrem Sultan adına olduğunu duymuştum. Hürrem Sultan buralara gelmemiş. Ancak Kanuni Sultan Süleyman 1522 yılında Rodos seferine giderken buraya da uğramış. Yerkesik’i çok beğenmiş olmalı ki, bu cennet köşesini Hürrem Sultan adına kayıtlara geçirmiş. Nedense ben böyle düşündüm.

 Yerkesik’te geçim derdi sürüyor. Geçim çabaları yine tüm yorgunluğu ile halkı oyalıyor. Yorgunluklarından arta kalan zamanlarını efil efil esen rüzgarın verdiği serinlik içinde az da olsa unutuyorlar gibi geliyor bana.

 Kısaca Naciye Makal ve Yerkesik bu. Anlamları kendi içlerinde saklı. Daha derinlemesine incelemeler yapmak gerekir diye düşünüyorum

 Sağlıkla kal Naciye öğretmenim.
Huzur doluluğu ile kal Yerkesik…
 Mehmet ERBİL

(+) Mehmet Erbil, Köy Enstitüleri ve Yurtseverlik, Payda Yayıları 2014, Ankara, s. 159. 

(1)       1-   Yerkesik, Tarih ve Etimoloji, Yerkesik Belediyesi, 2006.

(2)       2-   a.g.e.

(3)       3-   Naciye Makal, Bindim Tütün Küfesine, s. 14

(4)       4-   a.g.e s.16

(5)       5-   a.g.e. s.19

(6)       6-   Yusuf Yavuz, Antalya’da Köy Enstitüsü Yılları

(7)       7-   Naciye Makal, a.g.e. s.26

(8)       8-   Ünal Türkeş, Muğla’yla ilişkisi olan Ünlüler, Muğla Devrim Gazetesi.











NAZİF İYİBİLİR




20 Ağustos 1953 Yerkesik-Muğla doğumlu.
O baba yadigarı dükkanda üretiyor çalışmalarını. Mekanı, Zahire Pazarı'nın hemen arkasında. Cama bantla tututurduğu kesik uçla yazdığı yazı ile dikkatimi çekti. Bu sanatla iç içe olan birisi anlamına geliyordu. Hiç çekinmeden girdim içeri. Çalışıyordu. Kolay gelsin deyince, çalışmayı bıraktı, ilgilendi benimle. Doğma büyüme Muğla'lı olduğunu (Yerkesik), emekli olduktan sonra zamanını değerlendirmek ve Muğla kültürüne az da olsa katkıda bulunmak için çalışmalarını sürdüğünü anlattı. İlginçti. Muğla simgesi bacaları, kuzulu kapıları, Muğla evlerini küçük örnekler halinde yapıyor, o günlerin adı bilinmeyen yapı ustalarının yaratıcılığı ve titizliği ile işliyordu. Liseden sonra Eğitim Enstitüsünü bitirmiş. Ardından da Eğitim (Pedagoji) Bölümünü. Uzun yıllar öğretmenlik ve ardından denetmen (müfettiş) olarak çeşitli kentlerde çalışmış. Yeter demiş, emekli olmuş. Gördüğüm kadarıyla bu emekllik resmiyette kalmış. Çünkü o hala çalışıyor, hala üretiyor. Ürettikleri ile Muğla kültürüne hizmet ediyor. 



Kendisi ile görüşmem 19 Temmuz 2014 tarihinde oldu. Çalışmalarını Ekim ayı içinde sergileyeceğini söyledi.

Nazif öğretmenin gücü ve üretimi bol ola...

18 Mart 2015



Nazif İyibilir'in örnek çalışmalarından



         MEHMET KARABULUT


Ünal Türkeş arşivi sergisinden(20 Kasım 2013)
 
Muğla’nın Yerkesik beldesinde 1925 yılındadoğdu. Belde
şimdilerde Muğla’nın bir mahallesi.
Yüksek öğrenimini İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Felsefe Bölümünü
1950 yılında bitirdi. Anadolunun çeşitli bölgelerinde (Edirne, Erzurum,
Kırklareli, Develi, İstanbul) öğretmenlik yaptıktan sonra 1976 yılında emekli
oldu. Şiirlerini 1954 yılından başlıyarak Yedtepe, Yelken, Ataç, Varlık, Yön, Yenilik,
İmece ve May dergilerinde yayımladı. 1970 yılında TRT Sanat Ödülleri
Yarışmasında başarı ödülü aldı.
HABERSİZ GEL
 
Bir akşamüstü gel, habersiz gel 
Gün dağlardan giderken 
Kendin bile duyma ayaklarının sesini 
Ne umudum kaldı ne sevincim hiç direnmem. 

O gece gökyüzü 
Bir yıldız çayırına dönsün 
Uzak kırlarda güz çiçekleri 
Son güller açsın bahçelerde. 

Her ne zahmetse bir kadın da 
Geç bir saatinde gecenin 
Balkonunda bir sigara içimi 
O yıldızları izlesin. 

Dostum filan yoktu, kimim vardı ki 
Darbelerin bunalttığı 
İnsanların telle, iple 
Boğulup da ormanlara 
Çukurlara atıldığı 

Bir ülkede yaşadım 
Ve krallığında çalınmış paranın.


MENEMEN NE Kİ

Senden sonra gelenler 
Saymazsak bir ikisini 
Düpedüz haindiler. 

Daha ne kadar dayanırız bilinmez 
Geri siperlere çekiliyoruz alaca karanlıklarda 
Sivasta yakıldık, bombalandık kurşunlandık Taksimde. 


Hep anımsarız 
Menemen için dediğini 
Düşünüyorum da şimdi 
Sıvasın,Taksimin yanında 
Menemen ne ki.

SEVGİ ŞİİRLERİ-1
Yaş onsekizde, yirmide sevgi 
Kökü derin sularda 
Bir rüzgarlı ağaçtır 
Bir tekmedir kandan damara 
Ve çiftlerden 
aşıp giden bir at. 

Otuzlarda, kırklarda bir gölge düşer üstüne 
kopar üç beş damarı 
Ve birden 
Beklenmezken hiç 
Bir rüzgar çıkar ucu dikenli 
Düşer gibi olur dalından gül 
Ama rüzgar dinip de 
Uçup gidince gölge 
Bir kumsala döner Akdenizde. 

Elliden sonra matematikselleşir 
Çiçeği olur aklın 
Yıldızları 
Düşerken tutmaz 
Gölden toplar kıyısına oturup.

SEVGİ ŞİİRLERİ-2
Şu ipteki boyun 
Sevginin boynu 
Elleri gözleri saçları çocuk. 

Adamlar ki içduyuları kuru dal 
Onurları yalama 
Barış ödülü verdiler sevginin cellatına. 

O yüzden 
Dağlarımızda sarı çiğdem
Mor menekşe 
Bahçelerimizde gül, karanfil 
Açmaz oldu bir tanem. 

O yüzden 
Gözyaşı sızıyor türkülerimizden.


 SEVGİ ŞİİRLERİ-3
Para için, ün için 
Ya da başka herhangi 
Bir şey için sevgiyi 
Çiğnersen şıralık 
Şaraplık üzüm gibi 
Kimse de durbakalım
Demezse eğer 
Ay yıldızları 
Güneş günü toplar gider.
SEVGİ ŞİİRLERİ-4
Sevgi güney-doğuda bir al yazmadır bi ucu da yırtık 
Öğle güneşlerini emmiş bir poşu 
Dağlarda yiten bir yol 
Ve gecelerin ortasında 
Alevi solmuş 
Bir nevruz ateşi 
Ve bir ceylan 
Fırat'ta su içerken vurulmuş.
SEVGİ ŞİİRLERİ-5
Düş düşü kovalarken uykularda 
Tütün tarlalarına, harmanlara ay 
Elerken kendini 
Duyurur duyulmaz 
Bir ıslıktır sevgi 
Bir toplanmış bohçadır 
Bir kapıdır açılıp kapanan 
Ve kuş kanadı iki yürek 
Ve ay vurmuş bir dağ yolu 
Sabah olunca da 
Babadan anaya 
Bir kötek.
SEVGİ ŞİİRLERİ-8
Yıllarca ve yıllarca önce 
Gökte bir gri-mavi 
Ulu çınarlar suskun 
Ve uzun mu, uzun 
Bir güz akşamında gördüm sevgiyi 
Yürüyord ekleyerek izlere izi. 

Şimdi o izlerden herbiri
Tutunup sevgi ırmaklarında bir dala 
aman aşımlarına aldırmadan 
Zaman aşımlarına aldırmadan 
Bal damlatıyorlar kovana.
SEVGİ ŞİİRLERİ-9
Yaşını sordum sevgiye 
Bilmiyorum, dedi 
Ama dedi, sanırım 
Gülle yaşıtım. 

Bu kez de döndüm güle sordum 
O da dedi ki 
Mağara duvarlarındaki 
Resmime sorun beni.
ÖTEKİSİ YÜRÜR
Tanrı baba 
Yürü kulum demeden adama 
Bir bakar, elinde ölçek. 

Adamın yüreğinde, gönlünde 
Şu kadarcık da olsa 
Bir yıldız izi, gül izi 
Işıyıp duruyorsa 
Eli de kısaysa, çomak kadar bir şeyse eli 
Uzanmıyorsa cebine halkın 
Gözü de insan gözüyse 
Okumuyorsa felfecir
Tanrı baba 
Bir tekme atar adamın kıçına
Basar kahkahayı 
Ulan der, bu ülke 
Senin gibiyse dolu köy, kasaba.
YOL AYDINLIK
Kolay değil
bu havada yola çıkmak, yürek ister 

Ama çıkmışlar işte 

Bir kız 

Bir oğlan. 


Bir türkü çağırıyor kız 

Duymuşluğum var benim bu türküyü 

Bu türkü 

Bir elma ağacının 

Bir nisan gecesinin sabahında 

Çiçek açması olur sanki 



Ama kız diyor ki 

Karacaoğlandan

Toroslarda akan 

Bir dereden yarısı da 

İşte o yüzden 

Yarısı çam kokar 

Yarısı da Elif 

Şerbet gibidir, al da iç 



Oğlan da sanki 

Güneşli yamaçlarda giden bir taşlı yol 

Mart deresinde biir kıyı 

Damarda bir alyuvar 

Çıkınında bir somun ekmek, üç kitap 

Kitaplardan biri DimovunTÜTÜNü, iki cilt 

Kafasında ayın ondördü

Bir demet gül 

Bir şir

Şiir dünyanın en güzel şiiri 

Elleri bin yaşında, kendisi yirmi. 



Çeliğe su vermek bir dakikalık iş 

Adama su vermek zor 

Ama bu oğlan suyunu 

Kendisi vermiş 

Aferin oğlana. 



Böylesine çıkılmaz da yola 

Kiminle çıkılır 

İşte kız da çıkmış 

Aferin kıza. 



Bulutlar geliyor dağlardan 

Kararıyor ortalık 

Ama yol aydınlık 

Kızın ve oğlanın şavkından.

GİTME
Umuduma
çöl yüreğime karaçalı
Azraile koz olur gidişin gitme
Sensizliğe mahkum etme beni
Atma beni yedi kat yerin dibine
Düşürme aşkımı ellerin diline
Kurban olurum saçının bir tek teline gitme
Parangalara mahkum etme beni
Çarmıha germe umutlarımı
Karanlığa gömme yarınlarımı
Yok sayma duygularımı gitme
Sensizliğe mahkum etme beni

GİDİYORUM İŞTE
Merhaba 
diyorum sensiz güne
Hüsrana uğradım ben aşkta yine
Elveda diyerek yarına düne
İsyan ederek gidiyorum işte

Zannetme gidişim bir oyun perde
Öleceğim senden uzak bir yerde
Mutluluk olsa da artık kaderde
İsyan ederek gidiyorum işte

Beni bulamazsın neyin varsa al
Helal etmiyorum haramlarda kal
Dilersen ardımdan lanetini sal
İsyan ederek gidiyorum işte 
YARIN
Yarın başkadır diyorum
İnanmıyorsun
Hele bir yarını bekle
Umut yeniden gelecek
İnsan olsun
Yitip gitmedi ya
Bakarsın sabah kendiliğinden gelir
Böyle dolaşıp durma gecenin ortasında
Hem havayı kokla bir
Kar serpti serpecek
Bu sesler de kurt ulumaları
Dön geri çocuk olma
Yarın başkadır
Yarını bekle diyorum sana

TORBALAR DOLUSU
Çuvallar dolusu aldılar da kendileri
Kızlarının oğullarının
Ve gelinlerinin damatlarının
Ve de dünürlerinin
Bomboş torbalarını dolduran
Aynı adamlar
Geçip gitti Ankara'dan


 
  Bugün 83210 ziyaretçi (142296 klik) kişi burdaydı! SANATLA KALIN-SAĞLIKLA KALIN  
 
isteataturk.com