SANATA GİDEN YOL KİŞİNİN BEYNİ, GÖZÜ VE ELİNDEN GEÇER. Mehmet Erbil
   
  Mehmet ERBİL
  ADIYAMANA ILISKIN YAZDIKLARIM
 
"Bu sayfalarda yer alan yazı, belge ve fotoğraflar 5846 sayılı yasanın güvencesi altındadır. İzinsiz kullanılamaz."



           

            SAMSAT’A TAŞKALALI BİR YOLCULUK

Samsat otobüsleri eski parkın oradan kalkıyor. Stadyumun yanından. 3 Ağustos 1977. Öğleye doğru vardık otobüsün yanına…  Otobüsün içi tıklım tıklım dolu. Bir kişi “Geçin içerde arkadaşlarınız da var” dedi. Aynı sözü Samsat yoluna ilerlerken yolda da söylediler. Sırtımızda fotoğraf çantaları olduğu için bizi de turist ya da film ekibinden sandıkları için böyle dediklerini anladık. Bu söz bize otobüsün içinde başka gezginlerin de olacağı düşüncesini verdi. Girdik, içerdekiler Osman Şahin’in “Kırmızı Yel” adlı kitabından iki öyküsünü, toplumsal içerikli bir filme uyarlayan ekip ve oyunculardı. Filmin adı, “Fıratın Cinleri idi. Oyunculardan Aytaç Arman ile birkaç kişi daha var. Diğer oyuncular; Tugay Toksöz, Betül Aşçıoğlu, Nurhan Nur, Mete Sezer, İhsan Yüce, Menderes Samancılar olduğunu öğrendik. Filmin senaryosunu öykülerden uyarlayan İhsan Yüce ve Yönetmen Korhan Yurtsever  yazmışlar. Müzikler Cahit Berkay’a ait. Neyse ben yer buldum oturdum. Yunus Turgut ile Emrullah Güney ayakta kaldılar. Yolda inenler olacak, onların yerlerine oturacaklar.

Sıcak olabildiğince çok, bu yüzden otobüste terden piştik. Terledikçe üstümüzdeki giyseler vücudumuza yapışıyor. Neyse ki otobüs saat 14.00 e doğru yola koyuldu. Ayaktaki yolcular homurdanıyor gibiler. Çünkü otobüs stabilize ve bozuk yolda ilerlerken otobüs durdu, inenler vardı. Az da olsa otobüsün içi tenhalaşır gibi oldu.

Ayrıca yolda arabaları bozulan film ekibinin arkadaşlarına rastladık. Otobüse binmek istediler. Yanlarındaki film setinde kullanacakları eşyalarla birlikte 300 tl para istediler. Uzun pazarlıklardan sonra 100 tl ye anlaştılar. Pazarlık sürerken yolculardan biri parladı: “Haydi yav, sizi beklemek zorunda mıyız? Gelecekseniz gelin, yoksa bırakın bizi gidelim” dedi kükrercesine. Sebep onlardan biri otobüs kalkmadan, hacı olan otobüs sahibine yemin ettirmiş de ondan. Hacılara yemin ettirmek çok günahmış da ondan. Nedeni bu. Yeminin özü neydi bilemedik. Derken yola koyulup Samsat’a vardık.  Biz kaleye çıkmadan teleobjektifle fotoğraflar çektik. Urfa Kapısından da fotoğraflar çekerek geçtik.  Fırat kıyısına indik. Serinlemek için girelim düşüncesindeydik. Kıyıda çamaşır ve yün yıkayan kadınlar vardı. Usuma “Fırat kenarında esbap yuyanlar1 türküsü geldi. Çevremizi saran çocuklar ve gençler (biri Seyfettin Korkmaz alı gençti) tümden Ecevit hayranı çıktılar. Nehir kenarında elerimizi, yüzümüzü yıkadık. Çok akıntı olduğu ve alışkın olmadığımız olmadığımızdan suya girmedik. Emrullah Güney hayran kaldı Fırat’a. Beklediğinden daha çok sevdi, Samsatı da.

Samsat 6000 yıllık geçmişi olan bir yerleşim alanı. O zamanlar çevrenin kültür ve sanat merkezi. Halen de evler arasında, yollarda, yıkıntılar arasında “künk” denilen pişmiş topraktan yapılmış borular görülüyor. Sur kalıntıları yer yer gözlerimize takılıyor. Kale surlarının efsanesi de var. Kahta ve Besni krallarının oğulları yarışa girmişler. Samsat kralının kızını alabilmek için. Kızı, Samsat’a kim önce su getirirse, kızı o alabilecek. Besni kralının oğlunun ömrü yetmemiş. Kızı Kahta kralının oğlu almış, suyu Kahta Çayı’ndan getirmiş. Göksu Çayı’nın suyu bu nedenle Samsat’a getirilememiş.

İlginçtir o gün 0n liraya geldiğimiz Samsat’tan yirmi lira vererek dönebildik. “O günlerin ticaret anlayışı bu olsa gerek” diyerek hayıflandım.

Bu taşkalalı yolculuğu neden yaptık? Samsat yıllar sonra sular altında kalacaktı. Bu nedenle tarihin derinliklerinden gelen ” Sanat ve güneş ülkesi Samosata’yı  görmeden olmazdı. Kaynaklardan edindiğimiz bilgileri yerinde görmek, incelemek gerekirdi. Bu nedenle Samsat’a yolculuk yaptık

Samosata, yani Samsat’ın tarihi eski yıllara dek uzanır. Adını Kral Samos’tan aldığı belirtilir. “Güneş Ülkesi” anlamındadır. Araplar egemenliğinde Sümeysat olarak söylenmiştir. Sümerler, Hititler (bu dönemde krallığın merkezi olmuştu) ve daha sonra Asur’a bağlanmıştır. Babiller, Medler, Persler, Mekadonyalılar burada hüküm sürmüşlerdir.

M.Ö. 69 yıllarında Kommagene Krallığının başkenti olur. Daha sonra savaşta yenilerek Roma krallığı eyaleti olur. Önemli bir sanat, bilim ve kültür merkezi olduğu için oldukça önem kazanmıştır. Hatta Samsatlı Lucianus burada yaşamıştır. Bu dönemlerde nüfusunun 45.000 kişi olduğu kaynaklarda anlatılmaktadır.

Şimdilerde bu gezip gördüğümüz Samsat ve hatta doğal film set olan bu yerleşim yeri Atatürk Barajı suları altında tatlı uykusunu sürdürmektedir.

Baraj gölünün sularını tedirginlikle izleyen yeni Samsat’a selam olsun.

Mehmet Erbil




Perre Kaya Mezarları

ADIYAMAN’IN PERRE-PİRİN-ÖRENLİ YERLEŞİM YERİ

Önceden kente 5 km uzaklıkta idi. Şimdilerde Örenli mahallesi oldu ve nerdeyse kentle birleşti. Biz çocukluğumuzda uzun bir yürüyüş sonucunda Pirin’e giderdik. Tarihi bildiğimizden değil, suyuna tutkunluğumuzdan gider, havuzuna girer serinlerdik. Gürül gürül akan bir suyu vardı. Bu suyun havuzunun üstü sonradan kapatıldı, suyu da bir yerlere içme suyu olarak verildi diye duyardık.

Aslında burası Kommagene Krallığının önemli kentleri arasındaydı. Çeşmesi de çok önemlidir. Suyu da oldukça tatlıdır. Halen kullanılan bu çeşme Roma Çeşmesi adıyla anılır. Akıntı kanalı içinde kazlar, ördekler dolaşır, su yolu boyunca şen-şakrak bağırarak beslenirler. Köy yani örenli mahallesi önceki yılların yoğunluğunu terk etmiştir. Çünkü mahallenin yeri kalıntıları ve arkeolojik değerleri nedeniyle çok önemlidir . Mahalleye girmeden önce görülen kaya mezarları bölgesi, hem arkeolojik değeri, hem de tarihsel  değeri bakımından eşsiz bir bölgedir. 200’den fazla kayalara oyulmuş mezar bulunduğu sanılmaktadır.
            Mezarlardan sonra başlayan yerleşim yeri vardır. Bu yerleşim yeri yakınında tarlasını süren çiftçinin pulluğuna irice bir taş takılır. Biraz daha ilerleyince bu taşların çoğaldığını görür. Hemen yetkililer bilgilendirilir. İnceleme sonucunda buranın bir duvar kalaıntısı olduğu ve toprak yüzeyi de temizlenince, tabanın mozaikle kaplı olduğu görülür. Çevrede ve yerleşim yeri altında bunun benzeri çokça mozaiklerin olduğu ve öyle ki Zeugma mozaik ustalarının Perre'den giden ustalar olduğu sanılmaktadır. Büyük bir turizm merkezi olmaya aday bu bölgenin ivedilikle kazı çalışmalarının tamamlanıp, dünya kültür mirasına sunulması bekleniyor. Böylece Adıyaman turizmde bir hamle daha yapmış olacak ve bölge halkı yeni bir kazanç kapısına daha kavuşmuş olacaktır. Bunu sabırsızlıkla bekleyen Adıyamanlım belki de yüzünü güldürecek bir fırsat yakalamış olacaktır.

Benim Adıyaman’a her gelişimde uğradığım bu bölgeyle ilgili zaman zaman tuttuğum notlarım vardır. Bunlardan biri 3 Ağustos 1977 tarihini taşımaktadır. Bu notta şunları yazmışım:

“Hava oldukça sıcak. 40 derece desem yalan söylemiş olmam. O sıcakta düştük Pirin yoluna. Mağaralar alabildiğince yayılmış kayalara. Obalar halinde. Öbek öbek, oylum oylum.  Her oylumda en az sekiz, on mezar. Kimileri açıkta, kimileri mağaralar içine oyulmuş. Tümünün de üzerleri kapaklı olmalıydı diye düşünüyorum. Çünkü mezar oyukları derin değil. 40-50 santimetre arası . Mezar odaları içinde çok kesin hatlı ve düzenli oyma izleri var. Şaşırmamak elde değil. Biraz ilerisinde de yazının icadından önce yaşanılmış Palanlı Mağarası var. Buraya yaklaşık beş kilometre. Bu mağara ile birlikte bölge düşünüldüğünde neden önemli olduğu daha iyi anlaşılır. Çünkü Palanlı Mağarası  M.Ö 40.000 yıllarına tarihlenir. Yazının icadından önce yaşanmış olunan bu mağara duvarında çok düzenli çizilmiş keçi resimleri vardır ve bu nedenle kaya yüzeyine yapılmış resimler oldukça önemlidir.  Ustalık ve teknik oldukça şaşırtıcıdır. Dünyanın ilk yazılı kayaları arasında ilk sırada yer alır.

Pirin Kaya Mezarları odaları içinde başlıklı sütunlar var. Çıra yerleri yanında, kapı kenarlarında beilki de sürgü (kilit sistemi ) yuvası olabilecek yuvalar var. Bir mezar girişi kapısı üstünde iki adet figür görülüyor. Kabartma olarak yapılmış, ancak daha sonraları tanınmayacak halde kırılmıştır. Çok yazık. Ayrıca çok yazık olan bir yön de, tüm mağara taşlarına yönelik tahrip faaliyeti. Evine. İnşaatına taş gerekli olanlar, acımadan kırabiliyorlar. Her önüne gelen mezar kazıyor, gömüt(hazine) arıyor. Mezarlar içinde eşyalar, kalıntılar arıyorlar. Çok acınacak bir durum. İlk önlem, bir koruma görevlisinin verilmesi olacaktır bence.

Kaya mezarlarda ilginç olanlardan birisi de su toplama çukurları. Futbol topunun ikiye bölünmüş yarısı kadar bu çukurlar. Altlarında delikler var. O delikler ince kanallarla mezar odalarına dek iniyor. Anlaşılan yağmur suları bu kanallar yoluyla, aşağıda mezar odalarının bir yerinde birikiyor. Belki de bu toplana su ile mezarı ziyaret edenlerin su gereksinimleri gideriliyor. “

O günlerde bunları yazmışım. Ben bunları yazdıktan 36 yıl sonra bir proje hazırlanarak, kaya mezarları koruma altına alınmak üzere planlamalara girişildi. İyi de oldu. Çevresi kapanacak, bilet gişesi olacak, yani girişler denetim altına alınacaktı. Gelen gezginlerin dinlenme ve diğer gereksinimlerinin karşılanacağı sosyal tesisler oluşturulacak. Arzulanan budur ve alkışlanmalıdır. Yetkilileri, önder olanları yürekten kutluyorum. Daha sonra gittiğimde, gezinti yollarının yapıldığını, çevresinde duvarlar örüldüğünü, bazı sosyal tesislerin iskeletlerinin hazırlanmakta olduğunu keyifle izledim. Mutlu oldum. Düşündüm ki bundan böyle değerlerimiz, gelir getirecek kaynaklarımız sahipsiz kalmayacaktı.

İşte böyle mutlu oluyor insan.

Mehmet Erbil   





  Samsat Kalesi          

             OTOBÜSTE KURTARILAN YAŞAM

Adıyaman’dan Samsat’a bir gezi yapıyoruz. 1977 yılı Ağustos ayının 3. günü idi. Yanımda arkadaşım Emrullah Güney ve dayım Yunus Turgut da var. Yunus Turgut o zamanlar tıp fakültesi öğrencisi. Samsat o günlerde eski Samsat. Yani, şimdilerde sular altında kalan Samsat. Ünlü Kalesi dağ gibi duruyor karşımızda. Üzerinde kaleden arta kalan bir parça yıkık sur kalıntısı… Ne var ki tüm görkemiyle ben buradayım ve de tarihe tanıklık ediyorum der gibiydi. Evler bakımsız, sahipsiz gibi de olsa yaşam sürüyordu. Samsatlıların doğup büyüdüğü mekanlar idi buralar. Kahvede oturan yöre halkı, suyun yükseleceği zamanlara değin burada durabileceklerini bildiklerinden oldukça buruklar. Kahvede liseden sınıf arkadaşım Bedri Aslan’la konuşuyoruz.  Onun da içi buruk. 

Fırat dingin, dingin olduğu denli de büyük bir vakarla akışını sürdürüyor. Çocuklar kıyısında oynuyorlar. Gelecek günlerde olacaklardan habersiz, coşku içindeler. Onlar güneş ülkesi Samosata’lıların torunları idiler. O güneş yine tepelerinde idi. Sımsıcak, yakıyordu bedenlerini. Arada bir Fırat’ın suyundan avuçlayıp, yüzlerine sürüyor, serinlemeye çalışıyorlardı. Samsat hala güneş ülkesi idi. Bu kızgın güneşin altında altın sarısı buğday başakları boy salıyor, güneşle büyüyüp olgunlaşıyor, buğdaya dönüşüyorlar. Sanat merkezi olan o yılların Samsat’ı şimdilerde buğday merkezi olmuştu. Öyle ki halk kale üzerinde buğday eker olmuştu. Oldukça verimliydi bu topraklar. İlk çağlarda sanata damga vuran, ilk uzay romanını Samosatalı Lukianus’a yazdıran bu topraklar, şimdilerde buğdaya gebe topraklara dönüşüyordu.

Bereketliydi bu topraklar; hünerli ellerde verim ve üretim olarak çıkıyordu karşımıza. Üretmek, yaratmak, verime dönüştürmek burada yaşayanların ilkesiydi. Bu ilke tarihten gelen bir mirastı onlara. Bu mirası, yükselen Fırat’ın suları altına aldı, gömdü tüm umutları. Gömdü Samsatlıların geleceğini.

Yunus Turgut arka koltuklara geçerek yolcularla konuşuyor. Konu sağlık. Onların sorunlarıyla ilgileniyor, neler var, neler yok öğrenmeye, kavramaya çalışıyor. Kısaca dertlerini dinliyor.

Bir ara otobüs durdu. Köylü bir karı-koca bindi otobüse. Kadının kucağında bebekleri var. Yunus Turgut onlarla da ilgilendi. Bebeği sarıp sarmalamışlar. Bebeğin hasta olduğunu, dpktora götürdüklerini öğrenince ilgisi büsbütün arttı. Bebeğin üzerini açtırdı. Sarıp sarmaladıkları bebeği evirdi, çevirdi, çıkardı tüm üstündekileri. Bebekte hiç kıpırtı yok. Gözleri çukurlarında donmuş, öylece duruyor. Kollarını kaldırıyor, etlerini sıkıyor hiç refleks yok. Sordu ne olduğunu… Harman yerinde bu hale geldi dedi babası. Annesi çalıştıktan sonra yanına gelmiş, meme vermiş almamış. Ne yaptıksa olmadı. Kalktık doktora yetiştirelim diye yola çıktık. Bu otobüs gelmeseydi gece bebek ölürdü. Bu yüzden çok korktuk. Otobüs gelince de sevindik. Doktor adayı Yunus Turgut “Siz bunu bu sıcakta bekletmiş, hiç su vermemişsiniz. Bebek sıcaktan bunalarak bu hale gelmiş. Uzun bir havale geçiriyor” dedi. Hemen şoföre giderek, su olan bir yerde durmasını, yoksa çocuğun öleceğini söyledi. Bebeğin vücudu su kaybetmişti.

Az ötede otobüs durdu. Çaydan az da olsa bir su akıyordu. Koşup bidonla su getirdiler. Bebeği ıslatırcasına, su ile elini, yüzünü, başını, vücudunu ovdular. Az sonra bebeğin göz kapaklarında bir kıpırtı sezildi. Derken gözlerini az da olsa kapadı, açtı gözlerini. Anne-baba sevinçli…  Nasıl teşekkür edeceklerini bilemediler doktor adayı Yunus Turgut’a.  Az sonra bebek ağlamaya başladı. Annesi meme verince sustu. Belli ki acıkmıştı.

Tüm otobüs sevince boğuldu.

Can kurtaran doktor adayı döne döne tembihledi. “Çocuk iyileşti diye doktora götürmemezlik etmeyin. Otobüsten iner inmez doktora gidin” dedi.

Adam “Giderim, sen tasalanma, gayrı aklım başıma geldi, sağ ol” diyerek yanıtladı. Mutluydu, huzurluydu.

Böylece bebeğin yaşama şansı yeniden başlamıştı.

Yunus Turgut o günlerden bu günlere dek çocuklara ve bebeklere sağlık dağıtmayı sürdürüyor.

O güneş ve sanat ülkesi Samsat, şimdilerde Atatürk barajının mavi suları altında, tüm gizemi ile uyuyor. Anılar, yaşantılar ve de en önemlisi tarih sular altında, tatlı tatlı uyuyor. “Samsat ne oldu?” derseniz. Samsat şimdiki göl manzaralı yerine taşındı. Eski sıcaklığı yok. Bir de talihsiz bir deprem yaşadı.

Her şeye karşın yaşam sürüyor.

Mehmet Erbil     11.03.2018 Pazar






Adıyaman Oturakçı Pazarı

ADIYAMAN  OTURAKÇI PAZARI:

Özgünlüğünü yapıları ile az da olsa koruyan en eski çarşımızdır. Ben çocukluğumdan anımsarım. Terzileri, köşkerleri, pamuk ve yün satıcıları, tenekecileri, kilim ve halı satıcıları ile cıvıl cıvıl bir çarşı idi. Halkın gereksinimini karşılayan tüm meslek çalışanları burada yer alırlardı.

 Ben bu çarşıda babadan oğula geçen attarlık(aktar) mesleğine daha çok takılırdım.  Attar dükkanında baba mesleğini sürüdürenler vardı. Benim bildiğim Attar Mevlüt amcamızı hiç unutamam. Mevlüt amca bu mesleğin saygın insanlarından biriydi. Attarların tümü de titiz insanlardı. Ölçüp, tartar. dirhem dirhem verirlerdi istediklerinizi. Kullanım tariflerini de anlaşılır bir dille, oldukça yalın bir biçimde açıklarlardı. Size yetecek kadar verirler, para kazanacağım diye fazlasını vermezlerdi. Şimdi bunların yerini ot satıcıları aldı. Ne kadar istersen veririler. Fazlası zarardır demezler. İnsanın yüksek sesle "nerde o eski attarlar" diyesi geliyor. Çarşımızıın dünyadan göçmüş bu saygın attarlarına Allahtan rahmet, mesleği sürdürmeye çalışan attarlara da sağlıklı ve kazançlı günler diliyorum.

Aklım yeni yeni ermeye başladığı yıllarda yaz aylarında boş durmayalım, sokaklarda aylak aylak gezmeyelim diye bizleri (çocukları) esnafların yanına çırak olarak verirlerdi. Ne yapacağımızı bilmeden gider gelirdik. Ben terzi olan rahmetli amcam Hüseyin Erbil’in yanına giderdim. Bir de ortağı rahmetli Fadıl usta vardı.

                Dükkan oturakçı pazarında (neden oturakçı pazarı denmiş, bir bilgim yok), kemerli küçük bir dükkandı. İki yanda dikiş makineleri vardı.  Eski ayakla çalıştırılan makinelerdi. Şimdi markalarını anımsayamıyorum. “Singer” marka olmalıdır diye düşünüyorum. Bir de kumaşların biçildiği, üzerinde çizim sabununun yer aldığı tezgah vardı. Üstünde de duvarda küçük bir raf. Makas, kumaş parçaları gibi ufak tefek malzemelerin yer aldığı bir raftı bu.

Ütüyü özellikle belirtmem gerek. O zamanlar hep o ütüler kullanılıyordu. Onlara “Kömürlü Ütü” deniyordu. Yine o günlerde pek kömür bulunmadığından, ya da esnafın kömüre ayrıca para verme gibi bir lüksü olmadığından, fırınlardan bir teneke kürek içinde biraz odun ateşi alınır getirilir ve ütülere konarak ısınması sağlanırdı. Isınan ütüyle de yeni dikilen işlerin ütüleri ya da dikiş yerleri bastırılırdı, ütülenirdi. Bu işlem her zaman yapılmaz, ütülenecek işler biriktirilerek, arka arkaya ütü yapılırdı. Her zaman ütüyü ısıtmak zor bir işti.

Terzi dediğim bu insanlar, öyle ahım şahım dikişler yapan ustalar değillerdi. O günlerin koşullarında işlik denen yakasız gömlekler, çoğunlukla bol dökümlü şalvarlar ve yelekler dikilirdi. Şalvarı en çok Fadıl usta dikerdi. Herhalde o işin ustası oydu. Pantolon ve sako(ceket) az dikilirdi. Ceket dikildiğini pek anımsamıyorum. Ancak bazı “dellal” denen satıcılar, omuzlarında üst üste konmuş ceketlerle dolaşır, “Halep işi” bunlar diye bağırarak satmaya çalışırlardı. Herhalde yeni diktirmekten daha ucuz olurlardı ya da ceket dikmek ayrı bir beceri isterdi diye düşünüyorum.

Bizler pek bir şey bilmediğimizden o sıcak yaz günlerinde ara sıra gider çeşmeden buz gibi akan sulardan getirir, ustalarımıza vererek serinlemelerini sağlardık.

Daha çok da canımız sıkıldığında su getirmeye gider, getirdiğimiz suyu da bazen dükkanın içine, ama çoğunlukla da dükkanın önüne serper, serinlemeye çalışırdık.

Dükkanın önünde incecik bir kaldırım vardı. aynı şekilde karşı dükkanların da. Onların arasında da kaldırımlardan biraz geniş geçiş yolu  bulunurdu.

Şimdi düşünüyorum da buraların ilk yapıldığı yıllarda diğer yollarımızın olduğu gibi taş döşeli kaldırımsız, ortaya su akması için eğimli yollar olmalıydı bunlar. Ancak bütünlük böyle sağlanır, mimari bütünlük böyle oluşurdu. Sonradan yapılan betonlaşma temizlik kolaylığını getirmiştir ama mimari uyumluluğu ortadan kaldırmıştır.

Bu çarşı hala işlevini –farklılıklar oluşsa da- sürdürmektedir.

 

Mehmet Erbil











Tütün saplayan çocuk-Adıyaman

TÜTÜN YORGUNU HALKIM

Anadolu insanı çalışkandır. Deyim yerindeyse ekmeğini topraktan, taştan çıkarır. Alın terleri nerdeyse hiç kurumaz. Didinir dururlar sıcak aşları soğumasın, çocukları aç kalmasın diye. Karınları tam doyar mı bilinmez. Bilinen şudur ki çalışmak onların mayasında var. Çalışmadan üretmeden duramazlar. Üretmeden aç kalacaklarını bilirler. Bilirler de sürekli didinir dururlar toprak üzerinde.

“Ellerinden öperim

Anadolu insanın” der Şair İbrahim Ergin. Elbette çalışmaktan nasır tutan eller öpülesi ellerdir. Geçim için, dirlik için, yaşamak için,  aç kalmamak için nasır tutan eller. O eller elbette öpülür, elbette baş tacı edilir o eller, o eller Anadoludur. Mayasında Anadolu türküleri vardır o ellerin. Gün doğmadan yola çıktığında, tarlaya vardığında dudaklarındadır o türküler. Anadolu türküleri yorgunluğunu alır, çalışma gücü verir, artırır direncini dilindeki türküler. Çünkü onlar o türküleri yakanların içinden gelmiştir. Yorgundur, tütün yorgunudur. Atalarının tütün tarlasında çektiği çileler ona da yansımıştır. Beli bükülmüşlüğü, tütün ezikliğini, anası, babası ve de komşuları ile yaşamıştır.

“Anamın çelimsiz incecik

Kökünden incinik kolları

Kıvançla “Deloğlan” diyen sesi

Neden çok uzaklarda

Şimdi neden titrek” der şair İbrahim Ergin.

Tütün sarartmıştır, eritmiştir onları, titretmiştir her geçen gün o çalışkan bedenleri. Tütün işte deme, derman kalmaz dizlerde, kollarda güç kalmaz. Tütün ki bir ince sızıdır bedenlerde, sorma gitsin.

“Tütün de diker anam

Karaçalıya döner yaz geldimi

Çapasıymış, kırımıymış, dizimiymiş

Ayağını alamaz anam

Burnundaki kanı durduramaz”

Şair de; üreten, çalışan toplumun içindendir. O toplumun içinde aynı çileleri yaşamış, aynı çileler çekmiştir. Üretici dertlenmiş, o da dertlenmiştir. Duyarlılık budur. Ekmeğini, aşını arayana; su ve gaz sıkmak değildir. Derdini dinlemeyeceksin, çareler aramayacaksın, vekilleri vurdum duymaz olacak, suçlu aşını arayan, aşına sahip çıkmak isteyen olacak. Şurası bilinmelidir ki, üretmeyen toplumlar yaşayamaz, başkasına muhtaç olur, köle olur ve de ölür. Üreten toplumlar güçlüdür. Üreten toplumların başı diktir. Bu toplumun başını öne eğmeye kimsenin hakkı yoktur. Onların kuru ekmeğini, soğanını elinden almaya kalkmayın. Bırakın üretsinler, bırakın toprağı işlesinler, bırakın kendi kabukları içinde yaşasınlar.

“Köyümün derdi anamın derdi

Daha ne olsun

Bağ, bahçe, tütün, harman

Aç-susuz

Yayan yapıldak

Uykusuz

Çalış babam çalış

Dizlerde tanrısal bir derman” diyen şair Ergin; o insanların, Anadolu insanın bitmez tükenmez üretme gücünü de serer gözler önüne. Tarlada, bahçede izi olmayanlar anlayamaz bunu. Tarlada, bahçede alın teri akıtmayanlar bilemez bunları. Zaten bu ülkeyi ele güne muhtaç etmeden yaşatan bu halk değil mi? O yüzden sırtı yere gelmedi halkımın. Bu nedenledir ki yedi düvele kafa tutulmuştur. Kafa tutulurken bu halktan güç alınmıştır. Bu nedenle; “Türk milleti zekidir, çalışkandır” demiştir Atatürk.

Oysa şimdilerde üretim kalmadı. Gelecek kuşaklarımız, ekimi, dikimi, hasadı bilemeyecek duruma geliyorlar. Nasıl olsa bundan böyle her şey ithal ediliyor. Buna tütünü de çoktan kattılar.  Acaba yabancı sigara üreticileri kazansın derdi mi var? Bu yüzden mi aşını arayanlar ıslatılıyor, gözaltına alınıyor? Halkın bunu bilmesi en doğal hakkıdır.

Tütün yorgunu bu halka eziyet etmeyin, anlayın derdini. Aşını zehir etmeyin, bozmayın ağız tadını. Zaten kota konmuş, aza indirilmiş üretim. Öyleyse denetimli, yasaların öngördüğü biçimde üretim yapmalarına fırsat verin. Yabancı sigaralara tanınan satış olanaklarının binde birini verin onlara yeter. Çekin elinizi, ayağınızı, halkın alın terinden yeter. Ve İbrahim Ergin’in şiirine kulak verin derim.

TÜTÜN ACISI

Ellerimiz bir çift beyaz güvercin

Konar kara sabanın sapına

Sür Allah sür

Bir çocuktur ki tütün kolay büyümez

 

Uykularımız vardır uyunmadık

Kel bir ahlat gölgesinin çağırdığı

Göz bebeğimiz yarı canımız tütün

Geceyi gündüz ederiz alın terimiz yetmez olur

Yağmuru bundan severiz

 

Yoksulluk ayıp değil

Benzimiz tütün sarısı

Biz ekeriz el biçer

Çoğalır yerden göğe öfkemiz

Satılmış gecelerin birinde

Namluya şiir süreriz.

                       Şair İbrahim Ergin

Mehmet Erbil










Adıyaman'da petrol kuyusu

ADIYAMAN VE VERİMLİ TOPRAKLARI 

Anamın ak sütü gibi verimli bu topraklar

Alın teriyle yoğurmuş, özveriyle insanım,

Alın buğdayı, alın pamuğu, tütünü alın

Verin suyu, canlansın yeniden Adıyaman’ım.

 

Şeyh Abdurrahman Erzincani IV. Murat’ın ordusunu bu topraklarda ağırlamış, doyurmuş onları. Kommagene ülkesi Bereket Tanrıçası da bu topraklarda boy salmış. Başında meyveler ve diğer toprak ürünleri biçimlerinden oluşan bir çelenk taşıyor tüm yüceliği ile.

Hele Araplar!.. O uzak diyarlardan buralara dek, verimli topraklar yüzünden ulaşmak istemişlerdir. Özellikle ülkelerindeki kıtlık dönemlerinde Adıyaman topraklarına akın etmişlerdir.

Oldukça geniş bir ovası vardır. Bol akarsu ve çevresinde oluşan verimli vadiler bulunmaktadır. Meyvelerin her çeşidi, tahıl derseniz deryalar dolusu… Kısaca ne yana baksanız, ne çeşit ürün arasanız bulursunuz Adıyaman’da.

Hele Şeyh Abdurrahman Erzincani’nin Türbesine pişen kemikli (cemikli) aşlar halen o günlerin bereketini sunmaktadır. Kurbanlar kesilir, kazanlar kaynar, doyuncaya değin yenilir. “Cemikli aştır” bunun adı. Ve de İndere’li (Zey’li) çocuklar eteklerine, sahanlarına koyarlar kendilerine ikram edilen aşları. Sıcak sıcak, hem de buğusu tüten aşlar, eteklerine koydukları için yakar karınlarını o çocukların. Ne var ki aldırmazlar. Şeyh Abdurrahman Erzincani bereketinden paylarına düşenle karınlarını doyuracaklarından aşın sıcağı onları pek etkilemez. Bir köşeye oturup keyifle, güle oynaya yerler. Tıpkı IV. Murat’ın ordusunun yediği gibi. Arka arkaya her kurbandan kısmetlerini almak için sıraya girerler çocuklar. Başka çocuklar da başka kazanlara yönelirler. Aldıkları “Cemikli Aşları” keyifle yerler.

Adettendir o yıllarda eteklerine ya da varsa sahanlarına doldurup yemek. Çünkü kurban eti yemek sevaptır.Sevap olduğu içindir ki yerler de bitiremezler, yerler de bitiremezler onca bereketi.

IV. Murat ve Üzüm Bağlarımız:

Bağdat seferi sırasında ordular yol boyunca hem dinlenmek hem de bazı donatımlarını yapmak için uygun yerler seçerlerdi. Bu yerleri seçerken verimine, güzelliğine dikkat ederlerdi. Çünkü hem ordu beslenecek hem de ordunun atları doymalıydı. İşte böyle bir yer bizim ilimiz Adıyaman’dı.

Bu nedenle IV. Murat Bağdat seferi sırasında gelip bu topraklarda konakladı. Çevreyi incelerken bir bağ içinde, elinde bir salkım üzüm olan bir çocukla annesini görmüş. Ne var ki anne, çocuk üzümü yemeden hemen çocuğun elinden alıp yere atmış. Bu durumu gören IV. Murat, bir anlam veremediği için anneye giderek durumu sormuş. Üzümü neden bağa attığını öğrenmek istemiş. Anne; “Bağımızın henüz öşürünü vermedik, öşürünü vermeden üzümü yemek haram olur.” der. Bunun üzerine IV. Murat durumun böyle sürmemesini ister. Bundan böyle de her bağ için vergi alınmasını buyurur. Bu buyruk aşar sisteminin kaldırılmasına değin yürürlükte kalır.

Bolluk ve bereket vardı bir zamanlar bu kentte. Ne vakit ki, bazı ürünlere kotalar konmaya başladı, bazı ürünlerin üretilmesine yasaklar getirildi, işte o zaman Adıyaman’ımızın düzeni bozuldu. Pamuk azaldı ya da ekilmez oldu. Tütün yasaklandı. Tekel işletmesi kaldırıldı. Bu nedenle; kaç aile iplere dizerek kuruttuğu tütünler yerine kendileri sararıp soldu. Soluk alamaz oldular. İş yapamaz, üretemez hale getirildiler. Bilinmelidir ki üretmeyen toplumlar ölürler.

Yine de fazla karamsar olmadan bir şiirimle yazımı sonlandırmak istedim.

“Kiloluk narlara bak hele

Tadı gibi adı da dolaşıyor dillerde

Her şeyi ile güzeldir Adıyaman

Yeniden taht kuracak gönüllerde.”

Adıyaman’lım haklarına sahip çıkmasını bilmelidir. Kendisini temsil edenlere görevleri ile ilgili sorular sormasını çekinmeden başarmalıdır.

“Hak verilmez alınır.” İlkesini unutmayınız.

 

Mehmet Erbil










ADIYAMAN KIZLARI

Adıyaman’a elektriğin ilk geldiği yıllarda halkın çoğu evine gücü yetmediği için elektrik alamamıştı. Evlere elektrik tesisatı yaptırmak çoğu kişinin parasal gücünü aşıyordu. Bu nedenle evlerde aydınlatma aracı olarak gaz lambaları kullanılırdı. Bu lambaların dibine çökerek onun loş ışığında nakış işlemek kolay değildi. Aynı şekilde okula giden çocuklar da bu loş ışıkta ders çalışmakta zorlanırlardı. Ne var ki ödevleri yetiştirmek zorundaydılar. Lambanın önüne iki büklüm bükülerek derslerini, ödevlerini tamamlamaya çalışırlardı. Unutulmaz zor günlerdi o günler.

Adıyamanlı kızların bu loş ışıkta nakış işlemeleri daha da zor bir işti. Çeyizine koyacağı işlenin yetişmesi gerekiyordu. Tam da bu günlerde onların imdadına sokaklara dikilen sokak lambaları yetişti. Sokak lambası hangi evin önündeyse, oraya gider çullarını ve minderlerini sererler, mahallenin kızları başlarlar nakışlarını işlemeye. Bu arada koyu söyleşiler de yapılır. O denli laf bir araya gelir de dedikodu olmaz mı? Olur elbet, incitmeden, lafı yozlaştırmadan olur dedikodular. Kapıların önünde oturmak adettendir komşular arasında. Bir köşede yaşlılar, bir köşede genç kızlar vururlar lafın gözüne. Arada bir de anlatılanlara birlikte kıkır kıkır gülüşürler. Tüm bunlar işlerinden, nakışlarından ödün vermeden, yanlış yapmadan sürer gider. Hani bizde dedikleri gibi; “Eli işte, gözü oynaşta…” Aynen böyledir bizim Adıyamanlı kızların ahvali.

Daha sonra sokakların çoğuna bu direklerden dikilmiş, her birine lambalar takılmıştı. Bundan böyle sokaklar aydınlık ve de gecenin karanlığında pırıl pırıl ışıldıyordu. Her yaz gelende, yaz geceleri genç kızlar bu direklerin dibine öbek öbek otururlar; kanaviçelerini, nakışlarını işlerler. İşlerler de koyu lafların gözüne de vurmadan edemezler.

Yaz aylarında damların içerisi sıcaktır. Komşular ancak kapı önlerinde soluklanırlar. Karadağ’dan getirilen karlarla soğutulmuş sular içilir, bağlardan getirilen üzümler, bahçelerden toplanıp getirilen meyveler yenirdi.

Sıcaklar başlayınca bunalır kalırsınız gündüzleri, bazen nefes alamayacak duruma gelirsiniz. Böyledir bizim sıcağımız, böyledir bizim yazlarımız. Bu sıcaklar damlardaki çullarımızı bile yakar. Biz bu sıcaklara "çul yakan sıcakları" deriz.

Bir zamanlar yazdığım şu dizeler gibidir Adıyaman’ımız.

“Kışın kar düşerken erirdi havada

Sıcak mı sıcak olur yazlar

Yeller serinletir gönlümüzü

Gelinler gibidir Adıyaman’da bahar.”

Çocuklar ayrı bir alemdir, onlar sokak lambalarının aydınlığına sığınıp, koşarlar özgürce, oynarlar bir yerlere çarpma endişesi duymadan ve de saklanırlar köşe bucak. Ebe olanın işi zordur. Ara ki bulasın saklananları. Köşe bucak dön dur, kuytulara bak, karaltıların peşinde koş, derken yorulduğunu hissedersin.

 İşte böyleydi Adıyaman geceleri. Sokaklara dikilen elektrik direklerinin ışığında keyfini çıkarırdık aydınlanmış sokaklarda, tümüyle çocukluğumuzu yaşardık. O günlere özlem duyarak anımsıyorum tüm bunları.

“Allof dağı alev alevdir Temmuz sıcağında

İbrahim Peygamberi yaktınız der gibi

Bir efsanedir sürer gider rüzgar sesinde

Orman ağlar, su çağlar bitmeyen türküler gibi.”

 

Sizler de bu duyguları yaşadınız mı?

Ben yaşadım, hem de türküler gibi.

Yaşadığım için de çok mutluyum.

 

Mehmet Erbil

 


ADIYAMAN’A DAİR USUMA TAKILANLAR

Adıyaman’da yaşayanların çoğu şiir yazmıştır. Çünkü Adıyaman’ın doğasında şiir vardır. Bağları, bahçeleri, dereleri gördükçe coşturur insanları. Pınarları ayrı bir güzelliktedir.

Pirin’e gidersiniz, gürül gürül akan sular kabartır şiir dağarcığınızı. Sözcükler bir bir dökülür dudaklarınızdan. Köpük köpük dökülür anlamlı sözler, dönüşürler tümcelere. Tutamazsınız kendinizi. Hele bir de sıcaklar bastırınca, bulursunuz kendinizi “Nakıbın Havuzu”nda.

Beş Pınar dillere destandır. Çiğ köfte leğenini alan dostlar kurulurlar koyu gölgeleri olan ağaçların altına. Amaç bir arada olmaktır. Söyleşi yapmaktır, amaç yarenlik etmektir. Dostluklar pekişir, laflar dizilir ard arda. Önemli olan budur, önemli olan birlikte olmaktır. Kısaca dostluktur bir araya getiren onları.

Arada bir geçmiş yıllar gelir uslarına, yitip giden bazı değerlere kızsalar da giden gitmiştir.

Çarşı Camisii ile birlikte bir bütün oluşturan “Kasap Pazarı” yoktur artık. Yüksek havalandırmalı pencereleri ile içi ne denli serin olurdu bu pazarın. Duvarları kesme taştandı. Dükkanlar duvara girintili bir biçimde yapılmıştı. Duvarlar üç yanlı çengellerle kaplı idi. Bu çengellere Adıyaman’ın bahçelerinde, tarlalarında, dağlarında mis kokulu otlarla, kekiklerle beslenmiş hayvanların etleri asılırdı. Buzdolabının olmadığı yıllardı bu yıllar. Üç kapısı vardı. Loş bir görünüm ve oldukça serin bir ortamdı bu Kasap Pazarı. Yıktılar gitti. Şimdi yerinde beton yığını, kişiliksiz dükkan yapıları var. Oysa Kasap Pazarı; Oturakçı Pazarı ve Çarşı Camisi ile birlikte düşünülmüştü. Ne var ki, yıkan yönetim bu birlikteliği görmemişti, belki de görmek istememişti. İşte bu yöneticiler yüzünden Adıyaman’da elle tutulur değerlerimiz çok az kalmıştır. Ne diyelim gideni geri getirmek kimsenin elinde değil.

Biraz ötede iki katlı ahşap bir yapı vardı. Osmanlı’nın sivil mimari örneklerinden biri idi. Uzun yıllar Tekel İdaresi olarak kullanıldı. Halk bin bir eziyet ve zahmetle hazırladığı tütününü buraya balya balya getirir teslim ederdi. Experler ne değer biçtiyse, sorgusuz sualsiz teslim eder, parasını aylar sonra alırdı. Tütün hele tarlada belirlenen kilodan eksik geldiyse vay haline üreticinin. Kaçakçılık yapmış yapmış işlemi görürlerdi. Bu nedenle tütünü eksik gelenler sağdan soldan topladıkları tütünler ile denkleştirmeye çalışırlardı.

Sigara ve tütün ürünleri de burada satılırdı. Paket tütün, sigara kağıdı, birinci, ikinci, bafra, yenice en çok istenen sigara çeşitleri idi. O yıllarda filtreli sigaralar yoktu. Bu günkü gibi tütün satışları da yoktu. “Kaçak Tütün” denilen sarma tütün tabakalarda gizli gizli sarılır ve içilirdi.

İşte bu yapı günümüze kalsa, aslına uygun restore edilse idi, Adıyaman’ımızın ilginç ahşap han mimarisinin güzel bir örneği olacaktı. O da bizlerin anılarında kalan değerlerdendi. Usumuza geldikçe üzülüyoruz, üzülüyoruz da elden ne gelir. Giden bir daha gelmemek üzere gidiyor.

Burada eğitimci Halit Özdüzen’in şiirinden ilk bölümü alarak yazımı bitirmek istiyorum. Sayın Özdüzen “Eski bir antik şehir” demiş. Demiş de kentimizin antikliği pek kalmamış. Bilmem sizler ne dersiniz.


BURA ADIYAMANDIR

Pırıl, pırıl bir nehir
Her taraf sahra, mesir
Sultanlara ilk mehir
Eski bir antik şehir.
Bağlar baran barandır
Bura Adıyaman’dır.

 

Mehmet Erbil









Adıyaman Oturakçı Pazarı'ndan (Fotoğraf: Mehmet Erbil)

             


Hasan Duymaz (Fotoğraf: Mehmet Erbil)
          

            HASAN DUYMAZ
            1953 yılında Adıyaman'da doğdu. Annesinden feyz alarak şiirler yazmaya başladı.Hürriyet gazetesi Kelebek Ödülünü "İsyanlı Sükut" adlı şiiri ile aldı. 1973 yılında da Adıyaman valiliğinin düzenlediği şiir yarışmasında birincilik ödülü aldı. Şiirin adı "Ne Güzelsin Adıyaman"dı. Ayrıca Hasan Duymaz'ın iki müzik albümü bulunmaktadır.Beste ve güfte çalışmaları yapmaktadır. Bu çalışmalarından bazıları ünlü sanatçılar tarafından banimsendi ve okundu.
            Folklörle de ilgilene Hasan Duymaz, Adıyaman Halk Oyunları Derneğini kurdu. Kahtalı Mıçı, Mehmet Seske, Mustafa Yavuz, Mahmut Özçiftçi gibi sanatçılarla birlikte çalıştı, onların sanatına katkılarda bulunduğu da bilinmektedir.
            Şair, ses sanatçısı, bestekar, organizatör, yazar ve sporcu yönüyle de bilinmektedir.



Fotoğraf: Mehmet Erbil

       NE GÜZELSİN ADIYAMAN

Sana yakın Zey’le Pirin

Havan bir hoş suyun serin

Baharda açar güllerin

Ne güzelsin Adıyaman



Fotoğraf: Mehmet Erbil

Ortasında var kalesi

Eskisaray Musalla’sı

Garibin yok çay parası

Ne güzelsin Adıyaman

 

Bahar saçar gül çınarı

Sanki cennet Beşpınar’ı

Samsat, Kahta ya Gerger’i

Ne güzelsin Adıyaman

 

Göksu’da Şambayat eli

Şirin olur Besni dili

Gölbaşı’nın mavi gölü

Ne güzelsin Adıyaman



Fotoğtaf: Mehmet Erbil

Çelikhan’dır yayla yerin

Fırat akar serin serin

Her diyardan gelir gelin

Ne güzelsin Adıyaman


 
Fotoğraf: Mehmet Erbil

Seksenbir ilden biri

Hepimizin doğum yeri

Ağarınca o tan yeri

Ne güzelsin Adıyaman



Fotoğraf: Mehmet Erbil

Ozan Hasan bu ellerde

Dokunma sazın tellere

Benden selam turistlere

Ne güzelsin Adıyaman

                             Hasan Duymaz




Tuz Hanı (Fotoğraf: Mehmet Erbil)


                ADIYAMAN’A ÖZLEM

Gidenden haber yok dönmüyor geri

Bu şehir tarumar o günden beri

Yad ettim yaşadım eski günleri

Unutmak mümkün mü Adıyaman seni

 

Kaleden (Fotoğraf: Mehmet Erbil)

Nakıb’ın havuzunda çimer, karpuzlar yerdik

Hacı Pınar’ın düzünde nane, yarpuzlar yerdik

Mansur Kale’sinde akşam çayı içerdik

Unutmak mümkün mü Adıyaman seni

 

Çerkez Kayası’ndan cümbüş sesi gelmiyor

Aynalı Kavak’ta artık mey içilmiyor

Çok denedim senden vazgeçilmiyor

Unutmak mümkün mü Adıyaman seni

 

Fotoğraf: Mehmet Erbil

Höllükte büyüdük, gırcik oynadık

Uçan kuşlara sapan salladık

Dedikoduna doyduk ama sana doymadık

Unutmak mümkün mü Adıyaman seni

 

Hani Grakoslar, hani Toroslar

Nerde o sanatkar ruhlu Bedroslar

Nergis kokan bahçeler, o karakışlar

Unutmak mümkün mü Adıyaman seni

 

Fotoğraf: Mehmet Erbil

Bağları söküp de tütün ekmişler

Bahçelerin yerine beton dikmişler

Gelom, gidom diyen diline yazık etmişler

Unutmak mümkün mü Adıyaman seni

 

Bıraktığım gibi bulurum sandım

Musalla taşı çöplük olmuş haline yandım

Meğerse rüyaymış birden uyandım

Unutmak mümkün mü Adıyaman seni

 

Fotoğraf: Mehmet Erbil

Ozanım çıksam Karadağ’ın yücelerine

Eş olsam hasretinin gecelerine

İmrenir dururum nicelerine

Unutmak mümkün mü Adıyaman seni

                       HASAN DUYMAZ


Ferit Binzet ve Hasan Duymaz

 

Başkan Binzet, konuşmanın ardından Rotary Meslek Hizmet Ödülünü almak üzere Hasan Duymazı davet ederek kendisine Adıyaman’da özellikle müzik sektöründeki çalışmaları, başarıları ve kentin kültürel gelişimine sağladığı katkılardan dolayı bir plaket takdim etti.

Rotary Meslek Hizmet Ödülüne beni layık gördükleri için onur duydum diyen Hasan Duymaz:”Adıyaman’da müzik adına hizmetler vermeye çalışarak memleketime katkı sunmak için çabaladım. Bu gün böyle bir ödülü bana layık gören Adıyaman Nemrut Rotary Kulübüne çok teşekkür ederim. Beni gerçekten duygulandırdınız. Hepinize çok teşekkür ederim” dedi.

 

17 Mart 2015

 



Adıyamanlı Çocuklarımız (Fotoğraf: Mehmet Erbil)


ADIYAMAN'I ANLATAN YAZARIMIZ ve DÜŞÜNCELERİM



Gavur Mahallesi- Adıyaman yazarı Feride Bektaş (28.06.2013)


Adıyaman 01 Mart 1956 doğumludur. Resmi kayıtlarda böyle gözükür. Ancak kendisi doğum tarihinin 24 Aralık 1960 olduğunu belirtir. Sağlık alanında çalışmış, yüksek okul mezunudur. Sağlık konusunda Adıyaman halkına uzun yıllar hizmet etmiştir.

Meslek yaşamı boyunca sanattan kopmamış yazdığı şiirler kendisine sanat ortamında ayrıcalıklı bir yer kazandırmıştır. Bununla yetinmemiş, dergi ve gazetelerde şiirlerinin yanında yazıları da yayınlanmıştır.

BEKLEYİŞ adlı bir şiir kitabı vardır. Bu kitaptaki şiirleri, 1985 yılından 2007 yılına kadar olan zaman dilimi içinde oluşturulmuş ve 2007 yılında yayımlanmıştır.

Feride Bektaş, 2011 yılında yayımlanan "Gavur Mahallesi/Adıyaman" adlı romanını, iki yıllık yoğun bir çaba sonucunda gerçekleştirmiş. Bu yapıtında, çevresine olan ilgi ve duyarlılığını akıcı anlatımıyla ortaya koymuş, romanında anlatılan konu ve kişilerle bir dönemin yaşamına ayna tutmuş, o günlerin yaşamını gözler önüne sermiştir. 



Gavur Mahallesi/Adıyaman-Feride Bektaş


Yukarda yer alan kapak için Feride Bektaş'a da belirttiğim bir bakış açımı sizlerle de paylaşmak isterim. Kapak ilk anda Gavur Mahallesi Adıyaman anlamında algılanıyor ya da ben öyle algılıyorum. Kanımca "Adıyaman Gavur Mahallesi" biçiminde tasarım yapılması gerekirdi. Karar okuyucularındır. Ben böyle düşündüm.

"Gavur Mahallesi/Adıyaman"  romanını okuduğumda ilkokul yıllarımı anımsadım. Bizim yaşadığımız olayları ve mekanları anlatıyor gibiydi. Anlatılanların bir kısmını ben de yaşamıştım. Gavur mahallesinde oturan çok arkadaşımız vardı. Bir Aralık ilkokulunda aynı sıralarda otururduk. Bayramlarında Gölbaşı caddesine değin taşan etkinliklerinde, biz de çok yumurta yutuzma (tokuşturma) yarışı yaptık. Yumurtamız kırılırsa kıran arkadaş, biz yumurtayı kırarsak o arkadaşın yumurtasını biz alırdık. Renk renk yumurtalar pişirilirdi. O renkli yumurtalar hala gözümde canlanmaktadır. El arabaları ile sepetler içinde getirilir, sokak boyunca yan yana dizilir, bizlerde renklerini beğendiğimiz arabanın etrafında yerimizi alarak yumurta seçerdik. Yumurta seçmek, en sağlamını bulmak beceri işi idi. Kimileri yumurtayı eline alır, hangi tarafının dolu olduğunu ve sağlamlığını sınamak için hafifçe dişine vururdu. Sağlam olduğuna karar verdiği yumurtaları ceplerine doldurur, gözüne kestirdiği arkadaşı ile yumurta tokuşturma yarışmasına başlardı. Bu yarışmalar sonunda bir cebinde sınık (kırılmış) yumurtalar diğer cebinde kırılmamış tokuşturmaya hazır yumurtalar olurdu. Ne değin sınık yumurta kazanmışsa akşam eve o yumurtalarla dönerdi.

Bir keresinde bir arkadaş tokuşturduğu her yumurtayı kırıp, tokuşturmayı kazanıyor, hangi arkadaşı gelse onun yumurtasını kırıp, yutuyordu. Onun yumurtasını hiç kıran olmadı. Yine arkadaşlardan biri kuşkulanmış olacak ki, “Hele yumurtanı ver bir bakayım.” dedi. Arkadaş geri geri giderek “Hayır vermem” dedi. Arkadaşı enseleyip tuıttular(yakaladılar), zorla elinden aldılar yumurtayı. Bir de ne görsünler! Yumurta alçıdan yapılmış. Diğer yumurtalar gibi bir güzel boyanmış. Kızdılar ona ve de cebindeki yuttuğu tüm yumurtaları alıp, kendi yumurtalarını bölüştüler. Daha sonrasında onunla hiç yumurta tokuşturmadılar.


Anlatılanlara yabancı değildim. Biz Eskisaray mahallesinde otururduk. Evimiz Eskisaray Polis Koarakolunun az ilerisindeydi, Gölebatmaz sokakta-şimdi cadde- otururduk. Romanda geçen olayların anlatıldığı yıllarda Adıyaman'da nerdeyse hiç beton yapı yoktu. Tüm yapılar kerpiçti. Kimileri iki katlı, çıkmalı evlerdi. Damları topraktı. Üzerlerinde loğ vardı. Kışın yağmur sonrası damlar bu loğlarla loğlanır, toprak bu loğun ağırlığıyla   bastırlır,  akması önlenirdi.



Loğ Yapan Kadın (Adıyaman-Murat Köşker sayfasından alınmıştır)
(Fotoğraf Akın Çelik)


Kar yağdığında da damlarda biriken karlar, damdan, zaten daracık olan sokaklara kürelenirdi (tahtadan yapılmış geniş kürek ile sürüklenerek atılırdı). Sokaklar insan boyunu aşkın kar yığınları ile dolar, komşular geçecek yer zor bulurdu.

Bunları anımsamama neden olduğu için Feride Bektaş'a çok teşekkür ederim. Ellerine, gözlerine, duyarlılığına sağlık.

Gavur Mahallesi/Adıyaman'ı okurken altını çizdiklerim

"Yeter deli kız, dur artık, ne dink beygiri gibi dönüp duruyorsun." s.17

"Allah seni ocağına bağışlaya, ağ bahtlı, altın tahtlı olasın. Allah ne muradın varsa versin. O baban ola ki tuttuğu altın ola, ağız dadından, can beden sağlığından mahrum kalmaya."  s.18
 
"Kızım artık şu kahveyi ikram et, ayıp olor bak... Taşırıp dökmekten evde kahve bırakmadın" s.18

"Herkes karınca kararınca bir şeyler verdi." s. 18

"Kafası Gavur gibi çalışıyor." s. 20

"Öyle deme tez evlen ki kızın şeyirdim olsun." s.21

"Artık falın fallanmış, işin dillenmiş. Ne işin var falla." s.22

... Adıyaman'ın meşhur ondüleci Zekiye'ye saçlarını ondülettirdi." s.22

Not:
Bayan berberi Zekiye hanım, rahmetli arkadaşım Ekrem Erdemir'in annesi Zekiye Erdemir idi. Adıyaman'da o günlerde bayan berberi olarak bir tek o vardı.(Mehmet Erbil)



Kaleden Adıyaman 69-Fotoğraf: Mehmet Erbil



"Oyanı keçe, bu yanı keçe/ Kız anasının emeği hiçe."
Oyanı maşa bu yanı maşa/ Gelin ağlama güveyin paşa." s. 25

"Çörtenden ağor gibi şorrik ağıtor, ..." s.29

"Eyip bacı, çoğ  eyip ... Niye bele hölhölü edon, beni tanon!" s.29

"Bacım bi hele hüs, bi süküt et. " s.29


"... Yeter ki bana oğlan doğur. Hem erkek çocuksuz ev mi olur? Körocak ölecek değilim ya! ..." s.33

"Neymiş paşa oğlunun derdi, söyle de bileyim." s.56

"... çıtımı çıkarırsam Allah belamı versin." s.58

"... ocaklar söndü, ocaklar!" s.58

"Kaşlarının arasına yaptırdığı küçük bir döğme de güzelliğini tamamlıyordu." s.61

"Bir grup kadın ve çocuk, Hristiyan mezarlığının etrafında dönüyorlardı.
...
Keşke bugün gelmeseydik.
Kız başka gün nasıl geleydik. Bugün çarşamba...
Kaç dolam döndük, unuttum.
Bir dolam kaldı, çabuk ol çabuk!" s.64

"Hem sölon hem inkar edon. Bir de beni dövon değil mi?" s.69

"Bu yaştan sonra oğlan doğurmağ hüner değil. Eller bu yaşta, oğullarının çağasını kucağına alor." s.79



Kaleden Adıyaman 69-Fotoğraf: Mehmet Erbil


"Oğlan oğlan on teke,
Çüt süre bostan eke,
Güzel kızı görünce;
Çalı dibine çeke."  s.80

"Şom ağızlı, bu densizliğine artık bir son ver! Tanrı misafiri, rızkıyla gelir. misafiri olmayan evin hiç bereketi olu mu?"  s.83

"Cevap versene, burada başçavuşun eşeği mi anırıyor?"  s.88



Adıyaman Zey Ziyareti Türbesi-Fotoğraf: Mehmet Erbil


"En iyisi seni ZEY ziyaretine götürelim. Olan aklını da yitirmeden!"  s.88


Bir not:
Zey ziyaretine gelenler, akıl hastası yakınını buraya getirirler. O hastayı yatırın içindeki sandukanın yanına yatırırlar. Hasta gece boyunca yalnız olarak yatırın içinde uyur. "Bu uyku ona iyi gelir" derler. Hasta iyileşirse yatırın yararı oldu derler. Bu inanç Adıyaman'da çok yaygındır. Daha sonra da hasta yakınları buraya gelerek adadıkları kurbanlarını burada kesip, pişirerek yerler. Genellikle bu pişirilen yemek, etli, nohutlu bulgur pilavıdır (aşıdır). Zeyli çocuklar  ellerinde sahanla gelirler bu kurban aşından alır götürüp yerler. Öyle anlar olurdu ki, kurban kesenler çok olurdu. Bu durumda Zey'li çocuklar, ellerindeki sahanlar dolduğundan, bazen de eteklerine kurban aşını doldurmak durumunda kalırlardı. O zamanlardan usumda kalan anılardır bunlar.

Hiç unutmama Zeyli komşumuz vardı. Adı o zamanlar pek söylenmez, ona Zeyli Hoca derlerdi. Eskisaray Camisinde müezzinlik ederdi. Bu nedenle herkes ona Zeyli Hoca derdi. Benimde aklımda böyle kalmış. O dermiş ki, "Bizim karınlarımız hep yanıktır. Çünkü sıcak aşları eteğimize doldurur, hızla eve koşardık. Koşarken de arada bir eteğimize doldurduğumuz aş karnımızı yakardı." Ardından kahkahayı basardı. Hoş sohbet bir adamdı. Babamın da ahbatlarından (dostlarından) biriydi. Ben de çocukları ile mahalle arkadaşı idim.

Bu Zeyli Hoca ile birlikte, biz çocuklar ramazan gecelerinde, minare şerefesinin aldığı kadar çocuk minareye çıkardık. Hoca teravih için ezan okurken bir ramazan geleneği olarak biz de belirlenmiş olan bazı nakaratları çocuk seslerimizle çıkarıp ona eşlik ederdik. Ramazanın ilk 15 gününde "Hoş geldin ya ramazan," son 15 gününde de Elveda ya ramazan" derdik. Hoca şerefede döndükçe, biz de dönerdik. Böylece seslerimiz, mahallenin dört yanına yayılıp duyulmuş olurdu. Bu eşlik etmeler çok hoşumuza giderdi. Akşamları minare kapısı önünde bu nedenle kuyruk olurduk.

Daha sonraları minarelere ses aygıtları takılınca, hocaların minarelere çıkıp, şerefeyi dört dönerek ezan okuması kalkmış, hocalar oturduğu yerden ezan okumaya başlamışlardır. (Mehmet Erbil)


Eskisaray Camisi ve Çınarı 69-Fotoğraf: Mehmet Erbil
Bu asırlık çınar daha sonraları bilinçsizce budanmış, bu görümünden uzak kalmıştır. Koruma kurulu olaya el koymuş, ne var ki, iş işten geçmiştir. Şimdi Çınar güdük haliyle acınası bir durumdadır.



"Bu kafayı mı tırlatıyor, ne ediyor, bu acı içinde kendi kendine gülümsüyor!"  s.89

"Allah ola ki, denize düşerken yılana muhtaç etmeye."  s.109

"Bir insanın veya bir milletin kendine vereceği zararı düşman dahi veremezmiş."  s. 112

"Kadın erkek doğurdu mu at gibi yatar, kız doğurdu mu it gibi yatar."  s.158





"... Bela nerden gelor, ölümün köründen."  s. 174





(sürecek)


 
  Bugün 83209 ziyaretçi (142282 klik) kişi burdaydı! SANATLA KALIN-SAĞLIKLA KALIN  
 
isteataturk.com