SANATA GİDEN YOL KİŞİNİN BEYNİ, GÖZÜ VE ELİNDEN GEÇER. Mehmet Erbil
   
  Mehmet ERBİL
  HASANOĞLAN'DA YARATICI EĞİTİM
 
"Bu sayfalarda yer alan yazı, belge ve fotoğraflar 5846 sayılı yasanın güvencesi altındadır. İzinsiz kullanılamaz."


HASANOĞLAN'DA YARATICI EĞİTİM
VE KİMİ KARŞI DURUŞLAR-2


              HASANOĞLAN'DA KIRILANLAR


Sabahattin Eyüboğlu, Hasanoğlan Yüksek Köy Enstitüsü'nde ders vermektedir. Sadece ders değil kültürün kaynağına, kültürün tüm biçimlerine  yönlendirmektedir öğrencilerini... İstanbul Devlet Güzel Sanatlar Akademisi'nden heykel dökümleri sağlayarak, öncelikle Açık Hava Tiyatrosu önü ve tiyatronun girişi rölyeflerle dolduruluyor. İlk olarak bir "NİKE" heykeli konuyor girişin tam ortasına. Bu heykelin yeri hala bellidir. Mehmet Başaran şöyle anlatır:

"Temelinden Roma asmalarının kütükleri çıkan Hasanoğlan'ın bin kişilik açık hava tiyatrosu çoşturur onu. Bir mektubunda şöyle yazar kardeşine: "Tiyatro için bir vagon heykel ve frizle geleceğim."(1)


Eyüboğlu'nun getirdiği frizler tiyatronun kapı girişinin iki yanına  boydan boya monte edildi. İsmet İnönü'nün açık hava tiyatrosundan ayrılırken görüntülendiği bir footğrafta duvardaki frizler ve ortadaki  Nike heykali görünmektedir. Frizlerin  şimdi yerlerinde olmadığını biliyoruz, ama onların oradan nasıl söküldüğünü bilmiyoruz. Ancak Nike heykeli (Bana anlatılanlara göre) o günlerin  okul müdürünün sözünü yanlış anlayan personelin hatası sonucu ortadan kaldırılmıştır. Bu personele okul müdürü: "Git açık havadaki taşları temizle." demiş. O da gitmiş taşları bir güzel temizlemiş. Kısaca Nike heykeli dahil, tüm taşları, çevrede oluşan birikintileri temizlemiş. (2) Hani  derlerya; "Sen sağ, ben selamet." Aynen öyle olmuş.Alçı döküm olduğunu sandığım bu heykel çetin kış koşullarında zamana yenik düşerek bozulmuş ve yer yer kırılmış da olabilir. Bu nedenle sözü edilen bir vagon dolusu heykel ve frizlerden ancak, arta kalan birkaç parça sergilenmektedir.



Açıkhava Tiyatrosu önünde Nike Heykeli (Cumhuriyet Gazetesi arşivi)

Böyle başlayan heykel kıyımı, zaman zaman yeniden hortlamıştır. Daha sonraları, iş derslerimizde yaptırdığımız öğrenci çalışması heykellerin kırılması olayı yaşandı. 25 Mayıs 1977 gecesi olmuş ve sekiz heykel kırılmştı...  Üzücü olan, Nike heykelinin kırılması gibi bir yanlış anlamaya dayanmaması ve de okumamışlıktan ötürü bir değer bilmezlikten de kaynaklanmamasıydı.  Burada üzüntü duyulacak yön, sözde okuyan beyinlerden bir kaçınn kendi arkadaşlarının çalışmalarını kırmalarıydı. Yarının aydınları(!) olacakların bağnazlığıydı.  Beğenmiyorsan daha iyisini yaparsın, dürüst davranmış olursun.  Kırıyorsan eğer, yerine daha iyisini koyamıyorsan, onları yapan elleri tutup öpeceksin. Nerde o yüreklilik?.. O günün yönetimi olaya aldırmadı, ört bas etti o zaman. Bu davranışları ile ne kazandılar bilinmez. Bizim bildiğimiz üretene, verimli olana saygı duymaktır, çalışmasını teşvik etmektir. Çünkü çalışmak "dehanın yarısıdır." Çünkü çalışmak, üretmek ülkenin varlığını ortaya koymaktır. ÜRETMEK KENDİNİ BULMAKTIR. Malraux'un dediği gibi "Uluslar ölmemek için yaratırlar." Herhalde onlar tam tersini istiyorlar. Çalışmasınlar, yıksınlar, hepten yıkıcı olsunlar... Kukla olsunlar, tutsak olsunlar, giderek yok olsunlar...

1974 yılında yapılan bu taş yontu Ali Fındık adlı öğrencim tarafından İş Dersi'nde yapılmıştır. Kıranların gazabından kurtulmuş, günümüze kadar bahçede yer almaya devam etmektedir.



Heykel: öğrencim Ali Fındık 1974.

Nusret Suman'ın  "TOHUM EKEN ADAM"' heykeli buna en güzel yanıttır. Onların işleri yıkmak değil üretmektir. Sabahattin Eyüboğlu İstanbul'dan sadece heykel değil, heykeli yapan Nusret Suman'ı da getirir. Tohum eken adam o günlerde yerini almıştır, almıştır da Hasnoğlan'da verimi, üretimi simgelemiştir. O heykel şimdilerde yok. Ama ona modellik eden, o günlerde öğrenci olan Abdullah Özkucur hala dimdik ayakta(16.05.2006). Abdullah Özkucur Hasanoğlan Yüksek Köy Enstitüsü adlı kitabının 329. sayfasında şöyle anlatmaktadır. " Bir başka çalışmamızda Nusret Suman bana bir karavana verdi; nasıl tutacağımı da söyledi, "Tarlaya tohum attığını düşün." dedi. Ben sol kolumda karavana ile tohum atan bir kişi biçiminde durdum ama, Nusret Suman elimden karavanayı aldı. Birkaç dakika içinde, daha önceden hazırladığı plastilinle büyük bir model çıkardı ortaya.





Kırılan Heykellerden Biri (Heykel Yapımı öğrenci İrfan Sinangil 1975)

Bu heykelleri kırdırtanlar ve kıranlar bunu gördükçe, acaba utanıp yüzleri kızarmıyor mu?Bunu yapanlara en büyük saygısızlığı ettiklerini acaba hissediyorlar mı? Kendimce sormak istedim.




Abdullah Özkucur o günleri anlatıyor (16 Nisan 2006)


Biz bu modeli (Ekrem Ula, Mustafa Barış, Ötnü, İsmail Kuralay, Abdullah Özkucur) bir-iki metre büyüttük. Demiryoluna yakın tepeye ilkin bir metre yüksekliğinde taban yaptık. Bunun üzerine  , büyüttüğümüz modelin tellerden iskeletini kurduk. Sonra bunun üzerine alçı vurarak Tohum Atan Adam heykelini tamamladık."(3)

Bu Tohum Eken Adam Heykel'i ne olmuştur, nerdedir, nasıl yok edilmiştir? Bilinmez. Sadece belleklerde yer etmiştir ve de belleklerde kalıcılığını sürdürmektedir. O günlerde tren yolculuğu yapanlar, yolu Hasanoğlan'dan geçen tren yolcularının belleklerinde kalmıştır. Çünkü o heykel adam; hem tohumunu eker, hem de tren yolcularını selamlarmış.

Tohum Atan Adam heykelinin akibetini, bu heykelin oluşumunda modellik yapan Abdullah Özkucur aynı kitabının 330. sayfasında şöyle anlatır: "Yönetimin değiştirilmesi sonucu Reşat Şemsettin Sirer'in Milli Eğitim Bakanlığı Yunus Kazım Köni'nin İlköğretim Genel Müdürlüğü sırasında yine burada okuyan kimi yüksek bölüm öğrencilerince Tohum Atan Adam heykeli parçalandı, kimi büstler kırıldı,...".
 



25 Mayıs 1977 de kırdırtılan ve de  kırılan, yok edilen öğrencim Mehmet Şenalp heykeli.


                 25 Mayıs 1977 gecesinde okul bahçesindeki öğrenci heykellerini kıranlar da onlar gibiydiler... Yapmamış, yapmayı becerememiş, sadece kırmışlardı. Oysa dünküler gibi geleceklerini ilgilendiren bu tür çalışmaları ve oluşumları geliştirmemiş, yok etmişlerdi. Yok ettikleri gelecekleriydi, gelecek günlerin aydınlıklarıydı. Şimdi kıranların değil yapanların, üretenlerin adı var.. Onlar gönüllderimizde, adları ile daha yıllarca yaşayacaklar.




Abdullah Özkucur "Biz bölye mi bıraktık?" der gibi.(Hasanoğlan-16 Nisan 2006)

Köy Enstitülerinin özünde kırmak yoktu. Onlar tümüyle yapmayı, üretmeyi düşünürlerdi. O nedenledir ki Tonguç, 80 kadar okuma yazma bilen ve askerliğini çavuş olarak yapmış olanları 1936 yılı temmuz ayında Mahmudiye'de toplayıp, sekiz aylık yetiştirme döneminden sonra "Eğitmen" olarak görevlendirdi.Bununla yetinilmedi, bunlar yeterli görülmedi, okullar açılmaya karar verildi.Adına KÖY ENSTİTÜLERİ dendi. Buraya gelen öğrenciler, yeni bilgilerle hazırlandıkları gibi, toprağı, tohumu, araç-gereci öğrenmişler, köyün iş yaşamını da etkileyecek düzeye gelmişlerdir. Bunlar köyden alınıp, bilgi ve becerilerle donatıldıktan sonra yine köylerine dönüyorlardı. Köyde okul yoksa, köylüyle birlikte okul da yapıyorlardı. Köyde sabanı onaracak birileri yoksa-ki yoktu-  onlar onarıyorlardı. Böylece enstitüde çeşitli zanaatları da öğrenen öğretmenler köyün yardımına koşuyorlar, köylünün kilometrelerce ötedeki ustalara gitmesi gereği kalmıyordu. Bunun diğer önemli bir yanı da, Anadolu'da hem az olan, hem de bazı azınlıkların tekelinde olan zanaatların bu öğretmenlerce de uygulanması ortamını yarattı. Anadolu köylüsünün başkasına muhtaç olmadan araç-gereci onarılır, yapılır olmuştur. Bu çok önemlidir, dahası halkın kendi işini yapar hale gelmesidir. Çünkü yıllarca at sırtında koşmuş, ülkeler fethetmiş Anadolu halkı, can damarı olan zanaatı yapamamış, öğrenememiş, meydan başkalarına kalmıştı. Şimdi artık meydanlarda  kendisi vardı. İşte enstitüler, sadece okuma yazmayı değil, Anadolu'ya zanaatı da yaymışllardır. Kanımca bugünkü gelişme düzeyimizin temelinde bu zanaat kavramının payı oldukça büyüktür.

                Bu nedenledir ki, ülkemize gelen başka ülke devlet adamlarına ya da yetkililerine öncelikle KÖY ENSTİTÜLERİ gezdirilirdi. Çünkü böyle bir eğitim sistemi dünyada tekti ve de bize özgüydü. Bunlardan bir örneği Hürrem Arman'dan dinleyelim:


                 "Gelenlere iş alanlarını gezdirir, enstitüleri tanıtırdık. Bu gelenler içinde kısa bir sürede Köy Enstitülerini temel ilkeleriyle kavryan yaşlı bir İngiliz sosyoloji profösürü vardı ki, bir yabancının konuyu derinliğine bu denli anlayışına şaşmamak olanağı yoktu.

                   ...


                  ... o günlerde köylüyle birlikte ustalık yaparak çalışan on beş ekibimiz üzerinde bilgi verdim.  ... ekiplerin çalıştığı birkaç köyü görme olanağı olup olmadığını sordu.
       
                    Ertesi gün Tonguç'la konuşup izin alarak, ... on beş köyde mezunlarımızı, başka bir Enstitümüzün köylüsü ile çalışan bir yapım ekibi gördük. Okullar tatidi. ..

                     ...
                     Köyünde bir yıllık öğretmen ve Enstitüde öğrendiği zanaatı demirci olan Ahmet'in yetiştirdiği yardımcılarla, köylülerin kırık döküklerini onarmakta olduğunu öğrendik.  ...  Diğer köylerde, ... mezunlarımızın tümünü bazı işler başında çalışırken bulduk. Köylü ile birlikte köyün çeşmesini onaranlar, okul duvarını tamamlayanlar gördük. (3)

                     Böyleydi gerçek. Boş duranı görmek olanaksızdı. Çünkü ülkenin kalkınmaya gereksinimi vardı. Kalkınma birlikte çalışarak yapabilirlerdi, imeceyle çözebilirlerdi sorunları. Ve de çözüyorlardı, görünen buydu.

                    Ayrıca Köy Enstitüsü eğitim sisteminde "adam harcamak" yoktu. Eğer öğrencinin okumadan yana fazla gücü yoksa, zorlanıyorsa; asla sokağa atılmazdı. Onlar okuyamıyorsa belge verilip okuldan uzaklaştırılmazdı. O öğrenciye yapabileceği bir iş kavratılır, öğretilir, elinden iş gelen bir birey olarak topluma kazandırılırdı. Oysa bugünkü eğitim anlayışımız bunlardan çok uzaktır. Bırakın orta okul ve lise düzeyini, üniversite mezunları dahi toplum içinde iş yapamaz hale gelmişlerdir ve de getirilmişlerdir. Günümüzde eğitim sistemi adam harcayan sisteme dönüşmüştür. Kanıtı da; kahve köşelerinde bunalım içinde olan bir çok üniversite bitirmiş gençlerimizdir.

                    Okulda hafta sonları hiç boş geçmez, her sınıf; şarkı, türkü, çok sesli parçalar, mandolin ve diğer enstrümanlarla oluşturulmuş topluluklar gösteriler, temsiller, seyirlik köy oyunları, fıkralar hatta monologlarla kendilerini ortaya koyarlardı. Bir tatlı yarış içinde her şeyin en iyisi yapılmaya çalışılırdı. Öğrenciler kendi yazdıkları şiirleri okurlar, kendi yazdıkları temsilleri sunarlardı arkadaşlarına.



                   Ankara'da her yıl 19 Mayıs gösterilerinde, halk müziği ve halk oyunlarımızın motiflerinin kullanılması, gösterilerde topluca halk oyunlarının oynanması da Hasanoğlan Köy Enstitüsü'nün ülkemize bir armağanıdır.


                     İŞLERİ KIRMAK


                        "...Tonguç, 1946 yılında Hasan Ali Yücel çekildikten sonra Milli Eğitim Bakanı olan tutucu Reşat Semsettin Sirer ile bir tartışmaya girişir. Sirer öfkelenir Tonguç'a:

                       "Senin çoluk çocuğunla birlikte belini kıracağım." diye avaz avaz bağırır." (4)   Kırma zihniyeti harap eder, yıkar, yok eder. Tüketir sevecenliği, dostluğu, arkadaşlığı, dayanışmayı, yıkar  kırmak. Gönül kırmak gibi, arkadaşını kırmak gibi...
                      
                      Okul arkadaşlarının yaptığı çalışmaları kırmak gibi... Ne diyelim, yapamayan kırar ancak, yıkar; gözünü,  beynini karartarak.  Geriye ah vah kalır. Şimdilerde Köy Enstitüleri için ah vah ettiğimiz gibi.

                     O günlerde okul koyunlarını otlatan enstitü öğrencisinin azık torbasında ekmek ve kitap bulunurdu. Okuyordu onlar, yazıyordu onlar, yazdıklarını sahnede kendileri sunuyordu. Birbirleriyle yarışmaları, hep üretmek, yaratmak üzerineydi, hep yapmak üzerineydi, yıkmak hiç mi hiç akıllarına gelmezdi. Onların sözlüğünde, dağarcığında "yıkmak" sözcüğü yoktu, yıkmak nedir bilmezlerdi. Yaparlardı sadece, üretirlerdi. İşte onların suçu buydu. Bugünlerde ise  bıçak, hap ya da uyuşturucu var ellerinde öğrencilerin, ceplerinde...

                    O zamanlar eğitim düzeyimiz neydi, nereden nereye geldi? Birazcık düşünelim...


                       KİMİN BELİ KIRILDI

                   Dallanıp budaklanmasın, büyümesin, Türk Halkı, Türk köylüsü aydınlanmasın, aydınlanırsa çoban bile bulamayız çıkarçılığı Köy Enstitülerinin kapatılması için bayrak açtı. Karaladılar,  olmadık karalar çaldılar. Önce Hasan Ali Yücel'i bakanlıktan aldılar. Sonra Tonguç'a yüklendiler. O'nu da görevinden aldılar. Oysa onların oluşturduğu bize özgü, bizim olan bu eğitim siistemi dünya eğitim sisteminde saygın yerini almaya başlamıştı ve de daha sonraları aldı da... Bugün özlemle anılan bu sistem sürseydi, bigi çağında bizler en önde olur, başkalarının teknoloji çıraklığını yapmazdık.

                  Ne diyelim, bel kıranlar o günlerde başarılı oldu. Türk Milli Eğitiminin daha başlangıçta zaman yitirmeden belini kırdılar. Çoban bulamayız endişesine kapılanlar çobansız kalmaktan kurtuldular. Ne var ki ülkemizin, ülkemiz insanın yazgısına; bir dirhem bile çare olamadılar.

                 Yazgıya bakın ki, sonra ne oldu? Sonrasında derler ki, Semsettin Sirer yıllar sonra bir kaza geçirir, beli kırılır. Ne diyelim yazgı bu...
                        

              
SAHNEDE OLMAK


                Fikret Can Savaştepe Köy Enstitüsü mezunu bir öğretmendir. Çalıştığı köy Balıkesir'in Aslantepecik köyü. Dersler yanında öğrencilerin piyes çalışmaları da yoğun olarak sürmektedir. Temsil sırasında sahne olmadığı için  okulun girişi sahne gibi kullanılarak gösteriler yapılırdı. Daha doğrusu Fikret Can öğretmen bu girişi sahne gibi kullanırdı. Yine böyle bir gösterinin ardından köylülerden biri Fikret öğretmene "Sen çoluk çocuğa sakal bıyık takarsın sahneye çıkarırsın, bizim sakalımız var, bıyığımız var, neden bizi çıkarmazsın?" diye sorar. Haklıdır, onlar da etkinliklerde yer almak, yaratıcılıklarını göstermek isterler. Köy seyirlik oyunları bunun en güzel kanıtı değil mi? Olayı bana Firet Can'ın oğlu, 25.03.2006 tarihinde anlattı.(5) Bu anlatış bana; kendisine yardımcı olduğum, Dil Tarih ve Coğrafya Fakültesi Tiyatro Bölümünde tez hazırlayan bir öğrencinin çalışmasını anımsattı. Yıl 1981-82 öğretim yılı olabilir.

                Bu tezde ilginç bulgu şuydu: Hasanoğlan Köy Enstitüsü açık hava tiyatrosunda yapılan gösterilerde halktan isteyenler de sahneye çıkar, doğaçlama olarak oyuna katılırlarmış. Anlaşılıyor ki, Aslantepecik köyündeki bu vatandaşımızın da isteği buymuş. Sahneye çıkıp oyuna katılmak...
 
                İnanıyorum ki o günlerde bu isteği yerine gelmiştir. Çünkü eğitimin esas amaçlarından biri de buydu, çevreyi de eğitmek en önde gelen görevlerden biriydi.
                  


Nevzat Akoral'ın Mozaik Eserinin Bugünkü Durumu-Atatürk Öğretmen Lisesi Sinama Salonu-Hasanoğlan 2007


                    BİLEN VE UYGULAYAN KUŞAK


                       Hepten tüketici toplum olduk. Dışardan bilmem ne kaynaklı paralar gelecek, bunlar köylerimizde toprağı işlememek karşılığında köylüye dağıtılacak, ürünlerden bazıları ekilip dikilmeyecek... Ekilp dikilmeyecek ki, buğdayı, şekeri dışardan alalım. Alalım ki, üretimi hepten unutalım. Kendi kendine yeten köylümüz bir süre sonra avuç açan insana dönsün. Oysa kuruluşu ikinci dünya savaşının en sıkıntılı dönemlerişne rastlayan Köy Enstitülerinde, "bilen kadar yapan, uygulayan insana önem verildi."(6) Köy çocukları, okudu, okuduğunu anladı. Bunlar yetmedi, kendisi de yazdı. Kendini daha fazla eğitti. Bilinmelidir ki, "Üretimin olmadığı yerde eğitim de yoktur anlayışı ile, ders dışı kitaplar okuyarak, tam bir fikir özgürlüğü içinde her konuyu eleştirip tartışarak yürütülen düzenle herkesin görevi ve yeteneğine göre üretime katkısı sağlanıyor ve herkes gereksinimlerine göre tüketimden yararlanıyordu."(7)

                        Dahası bu tür eğitim yoluyla Enstitülerde, "Sanayi için eğitilmiş, nitelikli iş gücü oluşmaya başladı.
                         Ezberci değil, analitik düşünen, sorgulayan birey yetiştiren demokratik ve üretici eğitim başladı."(8) Onlarda ezberlenip unutulan bilgi yoktur. Öğrenirler, öğrendiklerini uygularlar, uyguladıkları için de unutmazlar. Doya doya yaşarlar, çevrelerine de aktararak büyütürler öğrendiklerini... Ancak bu olumlu oluşum 1950 yılından başlayarak kapatılma sürecine girer. 1954 yılında da kapatılma gerçekleştirilir. Bu kapatılma olyında, 1950'lerde başlayan "Marşhall yardımının gelişi kapatılma sürecinin hız kazanmasına neden olmuştur. Bu yardım için de Köy Enstitülerinden vazgeçilmesini sağlayan 12 kadar eğitim projesi vardır."(9)

                            Ülkemiz yardımlar için meğer neler vermiş. Hani derlerya: "Bana balık verme balık tutmayı öğret." diye. İşte aynen böyle yapmışlar, bırakın balığı, tuttuklaımızı da, yaptıklarımızı da unutturmuşlar.

                              Neler olmuş, neler... Nasıl da uyumuşuz.

                              Nasıl da uyutulmuşuz... Yeni yeni anlıyoruz.


                   FOTOĞRAFLARLA BELGELEMEK

                                Hasanoğlan Köy Enstitüsü öğrencilerinin "ENSTİTÜ AJANSI"nın 17 Nisan 1950 tarih ve 282 sayılı günlüklerinde "Bu gün fotoğrafçılık Kolu bu seneki çalışmalarını ihtiva eden bir resim sergisi açmıştır. Bu sergi Enstitümüzün yüzlerce sayfalık Köy Enstitümüzün kitabıdır." denilmektedir. Bu fotoğraflar gerçekten tarihtir. Ellerine sağlık ilk günlerin müdür vekili Mustafa Güneri'ye. Yüreğine sağlık o öğrencilerin. İçiniz rahat olsun diyorum onlara. Bıraktığınız belgeler şimdilik korunuyor., bıraktıklarınız tarih olarak okunuyor ve inanın okundukça da taşlar yerine daha güzel oturtuluyor. O fotoğraftakilerin ve de onların yaptıkları asla unutulmaz, asla gizlenemez., asla üstü örtülemez. Tarih gerçektir, o gerçekliklerin varlığı kapatılamaz.

                                 İlk çividen başlayan çabalarının ürünü fotoğraflar hala güncelliğini koruyor ve de sizleri yaşatıyor. 
                                 Çadırlardan, ilk çividen, ilk kazmadan başlayarak Hasanoğlan KÖy Enstitüsünün fotoğraflarla ibret verici günlüğünü tutmuştur Mustafa Güneri. O günleri büyük bir sabırla, büyük bir coşku ile belgelemiştir. titizlikle sunmuştur bizlere.

                                  Benim de yararlandığım fotoğrafların bir kısmı bu tarih sayfalarından, bu belgelerden alınmıştır.

                                   Görüldü ki, onlar tarih yazdılar... Akıllardan silinmeyecek eğitimin tarihini yazdılar.

                                    Asla unutulmayacaklar...


Ankara 25.03.2006


(1)- Mehmet Başaran, "O Bir Köy Enstitüsüdür", Cumhuriyet Gazetesi, 17 Ocak 1976: s.5
(2)-  (Kesin bilgim olmadığından isim belirtemiyorum)
(3)- Abdullah Özkucur, Hasanoğlan Yüksek Köy Enstitüsü, s.329
(4)- Hürrem Arman, "Hasanoğlan Köy Enstitüsü'nde Bir İngiliz Sosyoloji profösörünün izlenimleri", Cumhuriyet Gazetesi, 13 Nisan 1977: s.7
(5)- İlhan Selçuk, "Kelle Politikası", Cumhuriyet Gazetesi, 17 Nisan 1970: s.2
(6)- Necdet Can, Ankara Devlet Güzel Sanatlar Galerisi Müdürü.
(7)- Muammer Tuncer, Talip Apaydın: Köy Enstitülerinde bilen kadar, uygulayan insana önem verildi, Cumhuriyet Gazetesi, 17 Nisan 1983.
(8)- Hürrem Arman, Köy Enstitülerinin Yeri, Cumhuriyet   Gazetesi, 17 Nisan 1976.
(9)- CNNTÜRK.com-Yaşam-Tarihte bugün: 27 Ocak - 27 Ocak 2006.
(10)- a.g.y.




 
  Bugün 76416 ziyaretçi (130323 klik) kişi burdaydı! SANATLA KALIN-SAĞLIKLA KALIN  
 
isteataturk.com