SANATA GİDEN YOL KİŞİNİN BEYNİ, GÖZÜ VE ELİNDEN GEÇER. Mehmet Erbil
   
  Mehmet ERBİL
  SANAT EĞİTİMİ
 

 "Bu sayfalarda yer alan yazı, belge ve fotoğraflar 5846 sayılı yasanın güvencesi altındadır. İzinsiz kullanılamaz."






Düşündükçe, zaman buldukça, usuma gelenleri yazarım. Yazdıkça da düşüncelerimi geliştirir ve de bilerim. Benim için oldukça keyifli bir uğraştır. Herşeyden öte verimli bir çabadır. Yazılar birikir, biriktikçe de düşüncelerim taşar, taşar da kağıtlarda  yerlerini alırlar.

İşte aşağıya aldığım yazılar bunlardandır.  Beğeneceğinizi umarım.
                                   Mehmet Erbil 17.02.2008

 
Betül Yılmaz Çıtır

DESEN ÇİZMENİN GEREKLİLİĞİ
İnsanların belirgin olan biçim ve konulara yaklaşımı daha korkusuz ve kolaydır. Çünkü bakıp görebileceği bir şeyler vardır. Burada göz ve beyin ortaklığı işin kavranması kolaylığını sağlar. Zaten göz ve beyin bilinçli ve denetimli olmanın ilk iki koşuludur. Çalışmaların sanatsal veri ve üretimlere dönüşebilmesi için, bu iki koşulu bir üçüncüsü olan el desteklemek zorundadır. Önemli olan; görülen ya da düşünülen, kısaca çizilecek “Konu fakir ve basitte olsa, bunun önemi yoktur. Bizim ondan çıkaracağımız fikir veya ona katacağımız karakter ve düşünce önemlidir. En basit konu umut edilmeyen çok zengin imajların hatırlanmasına sebep olabilir.” (Bigalı 1984: 28)
Ben de öğrencilerime konu aramanın, konulara yaklaşım tarzının kolaylığını sezdirmek ve çevre ağırlıklı gözlem yapmanın yararlarını kavratmak için “Atelyede beğenmediğiniz bir köşeyi konu olarak alın “ demiştim. Amacım bunlardan, bu basit görünen, belki de değersiz, önemsiz kabul edilen noktaların da plastik öğelerle ele alınıp işlenirse sanatsal etkiler kazanabileceğini vurgulamak ve bunu onlara sezdirmekti. Öğrencilerim; çöp kutusunun olduğu köşeyi, benim dağınık dolabımı, radyatör ve üzerindeki yarı sarkmış bir hırkayı ve çantayı, öğrenci masası ve üzerindeki dağınık boya ve kağıtları konu olarak aldılar. Çalışmalar bitirildi. Beğenmedikleri bölümlerden yola çıkarak oluşturulan bu çalışmaları “Hadi bana verin” dediğimde ise hiç biri yanaşmadı. Çünkü çalışmaları güzel olmuştu. Öyleyse, güzel resim demek, güzel biçimlerin resmini yapmak demek değildir. Yaklaşım ve kurgunuz, plastik öğelerle  desteklenirse, güzel bir çalışmaya dahası sanat yapıtına dönüşebilir. Önemli olan, kendi gücünüze güvenmek ve çalışmanızı bilinçle sürdürmektir.
Ayrıca gerilere, tarih sayfalarına dönüldüğünde çizimlerin “olayları belgelemek”(Ching 2003 5) gibi görevleri üstlendiği, olayları ve tarihi günümüze aktardığı görülür. Bilinen bu gerçek çizginin gücünü gösterir ve de önemini gözler önüne serer. Aktarımlarının özünde ne olursa olsun, çizgi bir anlatım aracıdır ve uzun uğraşlar, uzun denemeler sonunda konuya ve bir anlatımın belirlenmesine kaynaklık eder. Bu kaynak kolay elde edilen bir şey değildir.
 
 Bilindiği gibi konuların özünü; gözlem, araştırma ve denemeler oluşturur . Hiçbir şey bir öncekinden yararlanmadan daha ötesine gidemez, yol alamaz. Biz buna Bigalı’nın deyişiyle “görgü ve kültür”(Bigalı 1984: 66) olmadan kişilik kazanılamaz ve özgün sanat yapıtları ortaya konamaz diyebiliriz. Ele alınan konuyu bu irdelemeler doğrultusunda, kendi kişiliğiyle, kendine özgü bir yaklaşımla harmanlayacak ve sunacaktır. Ancak konu özgün kişiliğimizin kapsamında düşünülmeli, kişiliğimizi zayıflatacak baskınlığa erişmemelidir. Kendi görüşümüz, kendi bakış açımız, kendi tavrımız öncelik kazanmalı, konuyu bir çıkış noktası olmaktan öteye götürmemeliyiz. Çünkü hem konu hem de kişiliğimiz, yapıtımızın temel unsurlarıdır. Bu da sanat tavrımızın, kişiliğimizin sağlamlığı ve bütünlüğü anlamına gelir. Konu destekli yapıtlarımızda, özgünlüğümüz ve kişiliğimiz her daim baskın olmak zorundadır. Sanatçıların ustalığı bundan kaynaklanmaktadır. Konu bir basamaktır onlara göre.
Konu; ne yapılacağının belirlenmesi, yolun ne olduğunun bilinmesi anlamında ve bağlamında düşünülmeli, konunun bir çıkış noktası olduğu unutulmamalıdır. Cezanne için konu; “... bir iç titreşime yol açabilmesi açısından bir araçtır, bir bahanedir.” (Lhote 2000 : 57)
 




 

          SANAT EĞİTİMİ  ÖNERİLERİ 

Sanat eğitiminin esas amacı kendi kendini yönetebilecek uyumlu ve bağımsız bir kişilik geliştirmektir.Nedir kendi kendini yönetmek, bunu açalım ve irdeleyelim. Çalışırken tek başınıza olduğunuz anlarda yaptığınız işle ilgili kararlar vermeniz gerekir. İşte tam bu anlarda bilinçaltınızı kurcalayan ikircikli durum ve düşünceler oluşabilir. Bunları ayıklayıp işinize yarayanı bulup çıkarmak sizin yapacağınız, ayıklama yaparken sizin vereceğiniz kararlar çok önemlidir. Çünkü tek başınıza karar vermek özgürlüğüne sahipsiniz. Deneyimleriniz, uygulamalar sırasında yaşadığınız olumlu ve olumsuz gelişmeler bu kararlarınızda etkili olacaktır. Amacımız olumsuzlukları bırakmak, olumluları geliştirmektir. Öyleyse bu deneyler ve uygulamalar sonucu gelişen kişiliğiniz ve sanat anlayışınız karar vermenizi kolaylaştıracaktır. Anlatıldığı kadar kolay bir yöntem mi bu? Elbette ki hayır... Öyleyse alanımızda çalışan, kendini kanıtlamış eğitimci ve sanatçıları görmek ve tanımak ilk çalışmalarımız olmalıdır. Sanat tarihinde yerini bulmuş sanatçıları öğrenmek, onların çalışma ve düşüncelerinden kendimize pay çıkarmamız gerekmektedir.

Benim yaşadığım deneylerim eğitim kurumları ve atelye çalışmalarım oldukça dikkate değer noktalar içerir. Sanatla uğraşmaya yönelen arkadaşlarımın öncelikle kendi kişiliklerini unutmamalarını, bu kişiliklerini giderek öneriler doğrultusunda, kendi bilinçlerinden geçirerek seçme yaptıktan sonra uygulamalarını yeğlerim. Bu yöntem onları özgür ve özgün olma bilincine yönlendirir. Eleştiriye açık olmak, eleştiriden kendine pay çıkarmak kişiliğin gelişmesinde oldukça önemli bir yer tutar.
 


Çünkü sanat eğitiminin esas amaçlarından biri de, kişilerin çevresinde olup bitenleri anlamak, etkin, özgür ve eleştirilere açık olarak kavramaktır. Ayrıca bu kavrayışlar sonucu elde edilenleri, toplumun gelişmesi doğrultusunda kullanmak ve uygulamak, gerektiğinde toplum bireylerine de uygulamayı öğretmek ve kavratmaktır. Hem kendisi yaratıcı davranış biçimlerini kazanacak, hem de toplumda bu tür davranışların oluşmasına kaynaklık edecektir.
 
Sanat eğitimi alan sizler bu nedenle çevreye ve topluma karşı da sorumluluk duyacak ve bu sorumluluk bilinciyle kendinizi yetiştirmeye ve geliştirmeye yöneleceksiniz. Uygulamalarınız, yaratıcı ürünleriniz kültürel anlatımın ve toplumun kültürel değerlerinin bir parçası olarak yerini alacaktır. Ne denli inançlı ve de bilinçli olursanız o denli verimli ve üretici olursunuz. Her aşama sonrası güzel sanatlara yaklaşımınız ve alacağınız eğitim, sizin eleştiri bilincinizin gelişmesini de sağlayacaktır. Öyleyse her olaya, her duruma, her sanatsal sunumlara eleştirel bir bilinçle yaklaşmalısınız.
 

Tüm bunlar yapılırken, bireylere, çevrenizdekilere, ve de topluma zarar vermeden, onların gerçek değerlerini ortaya çıkaracak yaklaşımlar ağırlık kazanmalıdır.Bilinçli bir eğitimci, bilinçli bir sanatçı olarak; onların kendi değerlerini bizim yaratıcı gücümüzü kullanıp değerlendirmeli ve ortaya çıkarmalıyız. Bu bizlerin en büyük görevi olmalıdır. Çevrenin olumsuz katkılarını, yanlış öğrenilenleri daha fazla bozmadan alıp kaldırmak, düzeltmek, doğruları sunarak sağlıklı verilere yöneltmek amaçlarımızın başında yer almalıdır. Miçhel Angelo’nun dediği gibi “ Ben mermerden heykel yapmıyorum. Mermerin fazla yanlarını alarak içindeki heykeli çıkarıyorum.” Bence ilkemiz bu olmalı. Onlarda zaten var olan değerleri çevrenin olumsuz etkilerinden arındırıp ortaya çıkarmak ve sağlıklı gelişmelerine ortam hazırlayarak yönlendirmek yeterli olacaktır. Yönlendirme yaparken çok dikkatli olmalı, yanış vurgu ve yönlendirmelerden kaçınılmalıdır. Yoksa ters bir kavram, ters bir oluşum vurgulaması olumsuzlukların kaynağını yaratır. Giderek de “kaş yapalım derken göz çıkarırız”.
 
Bizler sanatçılar ve eğitimciler olarak toplumumuza verebileceğimiz çok şey olmalı. Okuyorsak, üretiyorsak, yeni şeyler deniyorsak bunların ortaya konması, çevremizdekilere sunulması gerekir. Salt kendimiz için bazı ürünler üretiyorsak da, bu üretimden duyduğumuz tadı paylaşmalıyız, cömertçe sunmalıyız çevremizdekilere. Sanata, bilime olan katkımız bu bilinçle büyür, gelişir, toplumun yararına sunulur. Bencillik ve kendine saklamak hiçbir yarar sağlamaz. Zaten böyle bir davranış biçimi giderek sizi toplumdan uzaklaştırır. Toplum kaynaklarından beslenebilmenizi de engeller. Kaynakları kurumuş insanlar verimlilikten uzaklaşmaya daha doğrusu yinelemelere girer. Dahası kaynakları kuruyan insanlar yerinde saymaya ve giderek gerilemeye başlar. Arkasından oluşan tembellikle de silinip gider toplumdan. Öyleyse; “Ülkene ve ulusuna verebileceğin bir hizmet, yapabileceğin bir katkı var ise, ve sizler yapmıyorsanız, ya tembelsiniz, ya kendi çıkarınızı düşünüyorsunuz yani bencilsiniz, ya da korkaksınız. Kısaca kendinize güveniniz yok.
Tüm bunları düşüncenizden, kafanızdan silip atın.
Çünkü:
Büyük önder, Türkiye’mizin sanatçısı Atatürk, “Türk öğün, çalış, güven” diyerek direktifini vermiştir bizlere.
Yapmamız gereken aklımız ve bilincimizle yılmadan, güvensizliğe kapılmadan çalışmaktır. Bizlerde bu güç yeterince vardır. Yine Atatürk, “Tek bir şeye ihtiyacımız vardır. O da çalışkan olmak” diyerek salt çalışmamız gerektiğini belirtmemiş miydi?
 
Sizler, sanata adım atmış sizler, görev ve sorumluluğunuzun büyük olduğunu asla unutmayın. Sizlerin ilerde üstleneceği görevler, sanatta atacağınız her adım,bilin ki dikkatle izlenecektir. Başarmak hedefiniz olacak, geriye yönelmek, geride kalmak hiç aklınızdan geçmeyecektir. Toplumların geleceği ileriyi hedefleyen, yaratıcı çalışmalara odaklanan sizlere bağlıdır. Ülkelerin geleceğini sizler gibi düşünenler hazırlayacaktır. “Güzel sanatlardaki başarı, bütün devrimlerin başarısının göstergesidir, kanıtıdır. Bunda başarılı olamayan uluslara ne yazıktır. Onlar tüm başarılarına karşın uygarlık alanında yüksek insan sıfatıyla tanınmaktan daima yoksun kalacaklardır.” Yine büyük önderimize yöneldik, yine O’nun tuttuğu ışık ilkemiz oldu. Bu ışık sizler yaşadıkça, çoğaldıkça artarak sürecektir.
 
Sanata atılan her adımda, her yönelmede ışığımızı Atatürk’ten aldığımızı görürüz. Öncelikle yasaklamalarıdan, günahlardan dem vurularak ülkemiz insanındaki sanat olgusuna hep ket vurulmuştur, engel olunmuştur. İlk ışık, hem de çok güçlü bir ışık üzerimize sönmemek üzere “ATATÜRK IŞIĞI” olarak doğmuştur. “Bir millet ki resim yapmaz, heykel yapmaz ... İtiraf etmeli ki o milletin ilerleme yolunda yeri yoktur.” İşte O’nun bu sözü yolumuzu açan, yolumuzu aydınlatan ışık olmuştur, ilke olmuştur bizlere. Sizler de bu açılan ve aydınlatılan bu yolda güvenli ve verimli adımlarla yol alıyorsunuz, almaya da yıllarca devam edeceksiniz.
 
Mehmet Erbil: Bakış

Üreten ve yaratan kişiler toplumların en saygın kişileri olmuşlardır. İlkel toplumlarda bile bu böyle olmuştur. Topluma yön veren, toplumu aydınlatan insanlar hep önde olmuşlar, örnek alınmışlardır. Onların söylemlerine kulak kabartılmış, onların sözleri kulaklara küpe olmuştur. Dahası hep onların eli öpülmüştür, saygı duyulmuştur. Ülkemizde de cumhuriyet döneminde sanatçılar onurlandırılmış, yüreklendirilmişlerdir. Bir gün Atatürk, sanatçılarla bir araya gelmiş, onlarla sohbet ediyordu. Sanatçılar bu ülkenin yaratıcısının, kendilerinin ve toplumumuzun genel anlayışı ve tavrı olarak elini öpmek istediler. O anda Atatürk, adeta kükreyerek, “Hayır” dedi. “Sanatçılar el öpmezler, onların eli öpülür.” demiştir. Öyleyse toplumun geleceğine hizmet edenler, toplumu yaratıcı ürünleri ile varolmalarını sağlayanlar dahası sanatçılar eli öpülesi kişilerdir. Onların varolması, çoğalması toplumun geleceğinin teminatıdır. Toplum varlığını ve geleceğini yaratıcı ürünlere ve yapıtlara göre kanıtlar. Geleceğe ürün ve yapıt bırakmayanlar varlıklarını kanıtlayacak değerler sunamazlarsa, kanıtlayamazlarsa yerlerini nasıl belirleyeceklerdir. Bugün müzelerde sunulanlar, paha biçilemeyen o yapıtlar yaratıcı insanların ürünü ve alın teri değil midir? Malraux, “Uluslar ölmemek için yaratırlar.” diyerek sanatçıların, yaratıcıların önemini günümüzde de vurgulamıştır.
 
Sizler, bu toplumun aydınları olacak sizler; görevinizin büyüklüğü ve yüceliği ile gurur duyunuz. Toplumu her zaman aydınlatacak kişiler olacaksınız. Sizler ışığı ilk olarak “alnınızda duyacak” yaratıcı sanatçılar olacaksınız.
 
Gücünüz ve de ışığınız çok olsun.
 
29.01 2004
 
Not: Bu yazım, Ankara Anadolu Güzel Sanatlar Lisesi 1997-98 Öğretim yılı açılışında yaptığım konuşmanın notlarından yararlanarak oluşturulmuştur.
 
 
 
Öğretmenlik yaşamım yaklaşık yirmi altı buçuk yıl sürmüştür. Bu devlet kurumlarında geçen sürelerdir. Eğitimciliğim halen sürmektedir. Kendi atelyemde yakınlarım, arkadaşlarım ve resme gönül verenlerle çalışmalarım halen sürmektedir. Bu çalışmalar sırasında Atatürk’ün “ÖĞÜN, ÇALIŞ, GÜVEN” sözü ilkem olmuştur. Özellikle “GÜVEN” çok önemlidir. Güvenerek çalışmalara giren, kendine güvenen bireyler çabaları sonucu başarıya ulaşmayı bilmişlerdir. Öyleyse çalışmaya başlayacak kişiler öncelikle kendilerine olan güvenlerini yitirmeden çalışmalara girmelidirler.
 
Öncelikle yapamıyorum, çizemiyorum gibi ön yargılarla işe başlayanların bu endişelerinin yersizliği, yine kendi çalışmaları ile sezdirilmeli ve kavratılmalıdır. Busgalica; “Denememek en büyük yenilgidir.” Demektedir. Kısaca araştırıp, elde edilen bulgularla denemelere girmek sonuca ulaşmak için yollar denemek hem ufkumuzu açacak, genişletecek, hem de bizi yeni buluş ve yaratma aşamalarına yönlendirecektir.Biçimsel karakterler oluşturmak için o objenin, biçimin özüne inmek, yalınlığını kavramak gerekmektedir. Çalışmak, denemek, araştırmak bunun tek yoludur. “...biz, deneylerimizden gelen bir imgeyi kafamızda oluşturmak istersek onun şekline istediğimiz ilaveler yapabiliriz.” (Genç-Sipahioğlu 1990 :42) Öyleyse yılgınlğa düşmeden, bulgulardan, çağrışımlardan hareketle yenibiçimler, yeni araştırmalar yapılmalı ve çalışmalara devam edilmelidir. William James, “... her düşüncenin sonuca götüren bir araç olduğunu söylemişti.” (Addıngton,1996. s.7).   Düşünmek ve uygulamak... Bu ikili at başı birlikte yol almalı, birlikte sonuca gitmelidir. Salt düşünmek, düşünme ile zaman geçirmek, boşa kürek çekmeye benzer. Bunun bir benzeri de bilgidir. Sunmadıkça, başkalarının bilmesine ve yararlanmasına ortam hazırlanmadıkça o bilginin hiç önemi ve anlamı olmaz. Bilginin saklı tutulmasının ne saklı tutana ne de çevresindekilere yararı vardır. O bilgi paylaşılmalı, aktarılmalıdır.
 
 
 
 

SANAT EĞİTİMİNDE UYGULANACAK YÖNTEMLER

 

Öncelikle pratik uygulamalar düşünülmelidir. Salt kuramsal bilgiler yaratıcı adımlar atmaya yetmiyor. Bilgi ile donanmak düşüncede oluşan yeni olgulara yönlendirir kişiyi. Yönlenme uygulamalarla desteklenirse ortaya çıkan ürünler sanatsal düşüncelerle yoğrulmuş olacaktır. Böylece bilinçli yapılan uygulama eğitim standartlarına ve teknolojisine de yönelmiş olur. Özellikle gençlerin güzel sanatlar eğitimi almaları, onların ister bu alanla ilgili isterse başka alanlarda yapacağı çalışmaları etkileyecek, başkalarından farklı düşündüğünü ve uyguladığını çevresine sezdirecektir. Bu onun gittiği her yerde kendisini kabul ettirmesine yardımcı olacaktır. Güzel sanatlar eğitimi kapsamında alacağı grafik düzen anlayışı ile de uyumluluk ve zevkli düzen anlayışı onun davranışlarına yön verecektir. Bunlara eklenen üç boyutlu çalışma anlayışı mekan ve biçim ilişkisi açısından başarısını pekiştiren uygulamalar olacaktır.
 
Çevresinde olup bitenler, karşısına çıkan her tür araç ve gerecin denenmesi olasılıklara açık bir kişilik geliştirmesini sağlayacaktır. Böylece deneyen ve uygulayan bir birey olarak atılımlara açık olacaktır. Güncel olanla kalıcı olanı ayıt edebilmek bunların sonucu kavranacaktır. Dahası sorunlarla karşılaştıkça, denmeler yaptıkça sorunları çözme gücü artacaktır. Her türlü araç ve gerecin denenmesi üç boyut anlayışını geliştirip mekan ve uzam düşüncesini keşfetmesine neden olacaktır. “Sanatçı, uygun araçlarla-sanat yapıtıyla- belli bir ereği-hoşa gitmeyi- gerçekleştiren kimsedir.”(Geiger,Moritz. s. 46)
 
“Hangi gelenekten delirse gelsin, sanatçının görevi, duygu ve düşünce yoğunluğuyla geleceğin iletilerini duyumsamak, onları yakalamak ve yeni estetik formlara dönüştürmek olmuştur.” (Stockhousen: İpşiroğlu 1995:92)
 
Beğenmek, hoşlanmak, zevk almak, yararlıyı sezmek anlayışı içinde kapsamlı düşünme ilkeleri ile donanıp, yeniliklere ve buluşlara varacaktır. Fizyolojik  ve psikolojik kavramlar önemle irdelenip anlaşılmalıdır. Eğitimin içerdiği noktalardan en önemlisi de bu kavramlara verilen önem ve yaklaşım olmalıdır. 
 
 
 
Tüm bu ayrıcalıklarla kendini donatan birey, kişiliği ile kendini kanıtlayacak, kendine özgü niteliklerle ortaya çıkacaktır. Bu onun ‘imaj’ıdır. Farklılığının göstergesidir.
 
Sanat etkinlikleri ve eğitimi toplu eğitim kapsamı içinde ele alınmamalıdır. Birlikte çalışmak başka, toplu olarak yönlendirmek başkadır. Bunun anlamı, bir matematik förmülü gibi,” alın 100 metre çizgi, alın 5 kilo boya” demek değildir. Kişi bunları kendi sezgisi ve algılamaları doğrultusunda kullanacaktır. Bu nedenle sanat eğitimi bire bir eğitimi gerektirir. Kısaca kişisellik doğrultusunda farklı uygulamalar, farklı anlayışlar, farklı örnekler ve farklı konuşmalar yapılmak durumundadır.
 
Elbette bunları yaparken iyi donanımlı, sonuca götüren bir atelye ortamı oldukça önemlidir. Öğretimin böyle bir ortamda verilmesi yönlenmeyi ve gelişmeyi önemli ölçüde artırır.
 
 
Alanda çalışan, uygulama yapan kişilerle bir araya gelmek, seminerler düzenlemek gelişmelere her zaman ışık tutar. Sanatçıların, eğitimcilerin bir araya gelmesi, tartışma ortamı içinde uygulananları irdelemesi yeni çağrışımlara kapı açar. Böylece ortaya konan sanat yapıtları ve ürünleri çözümlemesi, analizi sağlanır.
 
 
 
Her şey bir yana hiçbir zaman çalışmaların sunulması sergilenmesi göz ardı edilmemelidir. Sergilemek hem bir arada görmeyi hem de başka kişilerin görüşüne ve eleştirisine açılmayı sağlar. “...her sanatkar bir başka sanatkara özenerek işe başlar, ama yeni değerlere varabilmesi için her yaptığı şeklin kendi duyuş ve düşünüşüne uyması, sahih bir kaygının, yaşanmış bir sanat meselesinin ifadesi olması gerekir.”(İpşiroğlu, Eyuboğlu, s.9)
 
 
 
Eleştiriye açık olmak, görmek, anlamak, farklılıkları sezmek değişim gücü ve anlayışına sahip olmaya bağlıdır. Gelişmenin kurallarından en önemlisi budur. Çevreye kapalı olmak, olup bitenleri görmemek, gözlerini kapayarak dolaşmak değişim olgusunun en büyük düşmanıdır. Çünkü “İnsan her zaman kendini, içine kapanarak değil, dışına çıkarak buluyor.”(İpşiroğlu, Eyuboğlu, s.9)
 
 
 
 
 
KAYNAKÇA
Addıngton, Jack Ensıgn.% Yüz Düşünce Gücü, Akaşa Yayınları, İstanbul 1996.
 
Geiger, Moritz. Estetik Anlayış, Remzi Kitabevi, İstanbul 1985.
 
 
İpşiroğlu, M.Ş.- Eyuboğlu, Sabahattin, Avrupa Resminde Gerçek Duygusu.
 
İpşiroğlu, Nazan, Resimde Müziğin Etkisi, Remzi Kitabevi, 1995 İstanbul.
 




SEYİRCİ GÖZÜYLE SANAT

                  SANATA VARMAK
                   Çevremizde "Ben bunlardan birşey anlayamıyorum.Ben bunlardan bir anlam çıkaramıyorum." diyen, yakınan çok olur. Öyle ki, her şeyin değiştiğinden, resim yapmanın kolaylaştığından söz etmekten çekinmezler. Bu denli konuşmak bile cesaret işidir, çünkü; hiç bir insan kendi bilgisizliğini açık açık demez.. İşte bu nedenle onlara cesaretli diyorum.

                    Düşünelim bir kez. Anlamamak, bir şeye benzetememek nedendir? Nedendir onu bir şeye yakıştıramamak? Bu noktada dağarcığımızı yoklamak-gerekirse saksıyı sallamak-, nerde olduğumuzu bilmek gerek. Arkamıza bakıp kaç arpa boyu yol aldığımızı ölçmek gerek... İçinde yaşadığımız doğadan neler kaptığımızı, ondan ne denli yararlandığımızı bir bir ortaya koymak gerek. Ancak bundan sonra kendi değerimizi, kendi varlığımızı anlarız. Cezanne ne güzel demiş:

                     "İlerlemenin doğaya gitmekten başka yolu yoktur."

                     Doğru söze ne demeli. Önemli olan öncelikle doğayı anlamak, doğayı çözümlemektir. Doğadan ne denli yararlanabileceğimizi saptamak zorunluluğu vardır. Bu doğa; içinde yaşamımızı sürdürdüğümüz çevredir. Çoğunlukla bu çevre bize yön verecek, kişiliğimizle de değişecektir. Ondan; yararlandığımız, değerli bulduğumuz yapıtlarımız ortaya çıkacaktır.

                     İstersniz örneklerle açıklayalım bu bölümü:

                     Çevremizde işlenme gücü bol olan toprak bulunsun. Buna kil diyoruz sanat çevresinde. Kil işlenir, şekillendirilir, pişirilir. Çanak olur, çömlek olur. Süs olur konutlarımızın duvarlarında. Tapıtlarımızda tamamlayıcı öge olur.

                     Kayaların kapladığı bir alanda yaşıyorsak, yaşantımız taşlarla, kayalarla iç içe olur. Bu taşlar, bu kayalar konut olur, heykel olur bize. Oyarız, şekillendiririz. Yararımıza olan biçimlere dönüştürürüz onları. Ürgüp'teki kayalardan oyulmuş evler en güzel örnektir buna.

                     Hele bir orman bölgesinde yaşadığımızı düşünün. Konutlarımız, kap kacaklarımız hep ağaçtan olacaktır. Düşüncemiz bu kez de onu şekillendirecek, bu kez de onu yararımıza kullanma işlemini ortaya çıkaracaktır.

                      Ne var ki; bunlar kişinin madde ile olan ilişkilerini, onlardan birşeyler ortaya koyma girişimlerini doğurur. Bizim buna ekleyeceğimiz bir nokta var. O da; bu çevre olanaklarına katılan ve de onu aşan, ona yeni değerler kazandıran "KİŞİLİK"tir.

                      İşe kişilik karısınca da, ressamın fırçasından çıkan boya ile çömlekçinin ellerinde şekillenen çömlekçi çamurunun önemi aynıdır.

                      Yeter ki; "Öğretmeniniz doğa olsun."

                       Doğa size yaşamın sınırsızlığını verecektir. Bu sınırsızlık başıboşluk değil, tam tersine yaşamayı disipline eden, ölümsüzlüğe götüren bir yol olacaktır. Kişiyi topluma sinmede, topluma varmada  sınırsız kılacaktır. Ve kişi böyle olunca da sanata varmada en etkin davranışlar içinde bulacaktır kendini. Ve de yaşamın yok oluşu, akıp gidişi duracak, onu sonsuzlaştıracaktır. Bunu sağlayan kişinin ortaya koyduğu yapıtlardır. Yapıtlar kişinin kendi malı olacak, kendinden bize bir şeyler aktaracaktır.

                      SANATI ANLAMAK

                      Yazının başında anlamaktan, anlayamamaktan söz ettik. Şimdi genişce ele alalım bu konuyu. Bakıp geçmekle olmayacağını, burun kıvırmakla, gülümseme ile gaçiştirilemeyeceğini birlikte ortaya koyalım. Sanat yapıtlarını bu noktadan ele alarak görmeye çalışalım.

                       "Resmin amacı sadece görünen dünyanın hayalini vermek veya renk ve şekilleri ahenkli dağıtmakla  göz ve aklı oyalamak olsaydı, iş çok kolaylaşacaktı."

                       Çok doğru demiş Paul Valery. Sanatı burun kıvırarak, gülümseyerek anlamaya kalkacaksak, sanatla hiç karşı karşıya gelmeyelim daha iyi. Bakıp geçmekle anlaşılmaz sanat.

                        Bakıp geçmekle anlamak isteyenler, resmi; fotoğrafla eş görmek isterler. Oysa resim doğayı ele alıp onu yorumlar, hesabına gelen bölümleri alır. Fotoğraf sanatı böyle değildir. Objektiften ne girerse, objektifin karşışında ne varsa aynen alır. Ve de kusursuz şekliyle verir. Hal böyleyken tutup ne diye saatlerce tuvalin karşısında zaman harcayalım. Günümüz sanatçısı bu açıdan çıkar yola. Makinenin objektifi olmadığını bilir sanatçı. İşe akılla girmeyi, gördüğünü yorumlayarak seyirciye aktarmayı yeğler.Rodin de "Doğayı yorumlayınız. Doğanın dilini sanatın diline çeviriniz" der. Sanatçı fırça ile, boya ile yapacak bu çeviriyi. Kişilğine sığdıracak, kişilğni ortaya koyarak yapacak bunu. Bu koyuş "insanüstü olmayan, ama ana çizgileriyle insanı aşan bir dünya yaratmak" olacaktır. Bu dünya; renklerin, çizgilerin. seslerin, sözcüklerin kıpır kıpır oynaştığı bir dünya olacaktır. Alıp götürecek, bizi kendi doğamızdan koparacak bir dünyadır bu. Çünkü bu dünya sanatın dünyasıdır. İnsan aklının yarattığı, her gün değişen, her gün yenilenen bir dünyadır.

                          Bu çabalar doğayı adım adım aşmanın belirtisidir. Ve de ortaya çıkan yapıt, seyirciye sunulan bir değerler bütünüdür. Yukarda sayılanlardan yoksun olan tüm veriler, sanat yapıtı olmak gerçekliğinden de yoksun olurlar. Bu yosunluk seyirciye değin varır. Onu izlediği yapıttan zevk almama, değerli kılamama gibi olumsuz sonuçlarla karşı karşıya getirir. Oysa sanat yapıtı deyince akla bunlar değil, tam tersine seyicisine bir şeyler ekleyerek, onu değiştirmesi gelir. O yapıtla karşı karşıya gelen kişi kendince bir şeyler sezmeli, bir önceki durumdan farklı olduğunu anlamalıdır.

                           Sezmek deyince aklıma "algı" konusu geliyor. İster istemez az da olsa aralarında bir bağ kuruyorum. Ve ekliyorum arkasından: Yaşantım yenilerle, taze bilgilerle renklenmeli. Dahasına koşmalıyım bilgilerin. Ki dağarcığım, bilinçaltım dolsun. Gerktiğinde de çıksın karşıma. Bir resimde, bir şiirde, bir müzik parçasında bana yardımcı olsun. Yaşantıma yeni bulgular, yeni değerler katsın.  Yoksa kalırım olduğum yerde. Bildiğimden başkasına bilgi demem, bildiğimden başkasını beğenmem, bildiğimden başkasını yararlı bulmam. Bu kuru gürültüden başka bir şey olmaz...

                           Ondan sonra da baktığım, gördüğüm her şeye burun kıvırır, gülümserim. Anlamak yeniye varmak yanaşmaz kıyıma. Ancak dağarcığım, kültürü, bilgiyi, çevremde olup bitenleri-isterseniz gelenekler diyelim-, alışkanlıkları biriktirirse güçlü olurum, anlarım baktıklarımı.

                           Gerçek yaşantı budur bence. Kültürle donanmış olmak...

                            Kant; sanatı "Biz onun bilincindeysek" anlayabiliriz diyor.

                            Dahasına ve de sözü uzatmaya ne gerek var.


                           SANATI DUYMAK

                           İlkel insan, içindeki korku duygusuyla sığınmış sanata. Yaptığı bizon resmi ona güç vermiş, onu duvara çizgilerle hapsettiği gibi, dışarda da yakalayabileceği sanısına itmiştir. Vurmak, onca yenmek duygusu birikmiştir kafasında. Kollarına güç gelmiştir, içindeki korku da yok olmuştur artık. Resimleri tümü yapmıyor elbet. Ne var ki yetenekli olanların yaptığı bu resimler çevresindeki tüm insanlara da güven duygusu vermiştir.

                           Sanat görevini günümüzde de sürdürüyor. Ortaya konan yapıt salt sanatçısı için olmuyor, tüm toplumun malı oluıyor. Toplumun bireyleir de izliyor, duygulanıyor, onlar da sanat yapıtından gereken etkiyi kapıyorlar. Bununla da yetinmeyen sanat, toplumları dışına taşırıp tüm insanlığın beğenisine sunuyor. Biz buna sanatın evrenselliği diyoruz.

                            Evrenselliği derken, duyguların yaklaşımından söz etmek zorunluluğu çıkıyor karşımıza. Biliyoruz ki, eş değerlere varmayan duygular arasında uyum olmaz. Ne var ki, uyum sağlamak toplumların-daha dar anlamda ele alırsak-kişlerin yaşam düzeyleri ve de kültür ortamlarının yaklaşımları ile orantılıdır. Bu yaklaşımlar ne denli açık, belirgin olursa o denli de başarıya varma olasılığı artar. Bunun için toplumlar arası tartışmalar sürer gider. "Halka inmek" ya da "Kültür seviyesini yükseltmek" gibi sözler edilir. Kanımca "inmekten" çok "yükseltmek" sözcüğü geçerli olmalıdır. İndikten sonra ne yararı olur, önemli olan onları da yukarı çıkarmak, anlar halr getirmektir.

                             Sanatçı bu açıdan yol alır. İlerlemeyi bu açıdan ele alıp, bu açıdan duygu aktarımında bulunur. Seyredenler bu duyguya varma çabasına girerlerse, bu duyguya varırlarsa sanat da görevlerinden birini başarmış olur. Kabul edilen, iyi bir sonuç, güzel bir sonuçtur. Herbert Read de; "Güzellik duygusu hoşa giden bağlantılar duygusudur" demiş.

                            Hem de ne güzel demiş.

                            Bu yolda olanlara, bu yolda çaba gösterenlere ne mutlu. Çünkü onlar sanatın ilk basamağına tırmanma gücüne ermişlerdir.


                            SANATI DEĞERLENDİRMEK

                           Bir şeye değer biçmek, onu değerlendirmek kendimizle orantılıdır. Benim değerli bulduğumu bir başkası değersiz bulabilir. Belirli yargılar sonucudur bu değerlendirme. Biz bu yargıları sayacak değiliz. Ancak kısaca değinmeden de edemeyeceğim.

                           Öncelikle değerli bulduğum şeyler kendimle ilgilidir. Bu; düşünceme, değer yargıma, bana yararlılığı gibi haller sonucudur. Ölçülü olbilmek, tam anlamıyla onun değerini bilmek kişiliğime bağlanır. Ne denli güçlü bir kişiliğim, ne denli kültürlü bir kafa yapım varsa o denli de değer verme yargım sağlam olur. Güçlü bir kişilikten yoksunluk, güçlü bir kültür düzeyinde olmamak, değer yargılarına varamamak demektir. Baktığım, gördüğüm her şeyi buna göre değerlendireceğimden; değerliyi değersiz, değersizi de değerli saymak gibi yanılgılara düşeriz. Bildiğimizi sanıp gireriz işin içine. Oysa bu; kişiyi, savaş alanına silahsız atılmış savaşçıya benzetir. Ne yapacağını bilmeden bir o yana, bir bu yana döner durur. Çırpınmaktan, koşmaktan nefessiz kalır, halsiz düşer. Arkasıından da bilinçli bir vuruşla yitirir yaşantısını.

                          Kültür ortamı da böyledir. Kültür silahları ile donanmadan ortaya atılmak aynı sonucu doğurur. Bilinçsiz deyişler, bilinçsiz bakışlar, bilinçsiz düşünceler yorar, yıpratır kişiyi. Ve de bilerek, denenerek, araştırılarak söylenen bir yargı karşısında yıkılır gider. Sesi soluğu kesilir, bilmez neye uğradığını. Çevremizde çok görürüz bunları. Bir yığın kuru telaş, bir yığın haykırma, bir yığın bağırmadır onlarınki.

                         Sanatı değerlendirmek derken bunları anımsıyorum. Onu yargılarken önce kendimizi yargılamayı yeğliyorum. Yukardaki garip haller içine düşmemek için önce kendimizi tanımamızın daha doğru olacağı kanısındayım.

                         Karşımızdaki sanat yapıtının-deyim yerideyse-"kaşına gözüne" bakmadan öze varmanın doğruluğunu tadalım. İsterseniz yine Herbert Read'e kulak vererek açıklayalım bu noktayı:

                        "Bir sanat yapıtını çözümlemek için değişik yollar vardır. Belli bir resmin fizik elemanlarını ele alır, bunları ayırıp tek veya birbirleriyle olan bağlarına göre inceleyebiliriz. Böyle beş eleman vardır denebilir: ÇİZGİNİN RİTMİ, BİÇİMLERİN YIĞILMASI, MEKAN, IŞIK-GÖLGE, VE RENK. Bu elemanların değerleri de çoğu zaman bu verdiğimiz sıraya göredir. Tabii bu değer sırası mutlak değil sanatçının zihnindeki sıraya bağlıdır."

                         Anlaşılacağı gibi bu işe gönül vermek gerek. Bu işe santçının duyarlığı ile bakmak gerek. Halkımızın bir deyimiyle bu uğurda "çok peynir ekmek yemek" gerek. İşte bu peynir ekmek sanatın kültüründen başka bir şey değildir.

                         Bu kültüre sahip olmak, sanata varmak, sanatı duymak, sanatı değerlendirmek olacaktır.

                         Tümümüze bu yolda uğurlar ola...


Mehmet ERBİL,Hasanoğlan Atatürk İlköğretmen Okulu Dergisi, Sayı:4, s.25-30

                           




FİKRET MUALLA                    

                  Bir Fikret Mualla yılını geride bıraktık. Adı sık sık söylendi. Sergi açıldı toplanabilen yapıtları ile. Gazeteler yazdı. Okuduk. Çoğunlukla yakınmaydı yazılanlar. Sahip çıkmadığımız, O'nu yabana attığımız üstüneydi. Söylenenler ve de yazılanlar boşvermişliğimiz üstüneydi.

                  Günler geldi geçti. Fikret'in bu dünyadan gelip geçtiği gibi. O sıralar bir iki kıpırdanış oldu. Arkasından  bir sessizlik. Derken bir gün "Fikret Mualla'nın kemikleri yurda getirilecek, getirildi." gibilerden yazılar yazdı gazeteler. Konuyla ilgili fotoğraflar eklemeden de edemediler.

                     Oysa ne edecek, ne verecek o kemikler bize? Canlısına "yaramaz" demiş kovmuşuz. Çok söz etmişiz arkasından. Demediğimizi bırakmamışız. Sayıp dökmüşüz ağzımıza geleni. O da alıp başını gitmiş. "Ver elini Paris" diyerekten sığınmış Paris'in meyhanalaerine, sığınmış rezilliklere. Dayak yemiş, atılmış kapılardan dışarı. içmiş, içtikçe resimler yapmış, vermiş karşılığında. Kimileri almış, kimileri sövmüş, saymış, vurmuş kimileri.

                     Parasız kalmış çoğunlukla, kağıtsız kalmış. Tutmuş yırtmış duvarlardan afişleri, resimler yapmış onlara. Bir çırpıda, bir çizişte ortaya koymuş yapıtlarını. Bu yolla sürmüş yaşamı.

                    Bir gün, bir "iyilik meleği" çıkmış karşısına. Yedirmiş, içirmiş, yatırmış... Resimlerini almış karşılığında. Ne yaptıysa, ne yaptırabildiyse, tümünü almış. "Melek" bu. Ne var ki, kurnaz bir "melek" . Hep resimden yana, renkten yana bir "melek". Fikret Mualla'nın kişiliğini bilen, sezen bir "melek".

                    Helal olsun ona.

                    Bizim attığımız, başımızdan savdığımız Mualla'ya sahip çıktı ya, korudu ya O'nu... Değerini bizden iyi bildi ya...

                     Yeniden helal olsun ona. İşin gerçeği bu.

                     Arkasından ün yaptı Fikret Mualla. Adını yazdı, adını koydu ortaya Paris'te. Güç koşulları yaşamanın en zorlularını yenerek yaptı bunu. Aç kaldı. Dövüldü. Sırasında aldırmadı, içti. Doldu gırtlağına dek. Boş verdi herşeye. Boş verdi ya, atamadığı, içinden söküp çıkaramadığı bir şey vardı: Resim tutkusu... İşte onsuz edemedi. İşte ona boş veremedi. Aç kaldı da, dayağı yedi de yine kopmadı ondan.

                      Bu güçle doldu. Doldu da sığmadı Paris sokaklarına. Renklere karıştı... Renklere verdi duyarlılığını. Biçimi de karıştırdı işe. Gösterdi kendini. Gösterdi Paris'e neden sığmadığını. Paris, Paris sokakları hepten dar geliyordu O'na.

                      Kısaca, kabına, kabuğuna sığmayan, zamana, kurallara aldırmayan adamdı Fikret Mualla. Taştı, taştı da kendi duvarlarını aştı ilkin. Yetmedi. Dahası gerekti O'na. Yine sığmadı, yine almadı, dar geldi girdiği toplum. Büyüdü, büyüdü... Taştı büyüdükçe. Fransa dar geldi. Fikret Mualla bu kolay mı? Kolay mı Fransa'da adını duyurmak? O günlerde gördümü Fransa Fikret Mualla gibisini?

                     Önceleri gördü derler bazıları.

                     Derlar ki, Van Gogh'tur, Toulouse Lautrec'tir. Onlarcadır bu benzetme. Onlarcadır ki, pay çıksın kendilerine. Onlarcadır ki, sahip çıksınlar Fikret Mualla'ya.

                     Biz değerini bilmedik. Biz tanımadık. İşte tüm bundandır onların çırpınışları. Tüm bu nedenledir O'na yöneltilen benzetmeler.

                     Olan oldu bir kez. Tümünü bir yana bırakalım. Ve de değer vermeden boş lafa, alalım ele Fikret Mualla'mızı. Bilelim bu ülkede boy verdiğini O'nun. Kabına, kalıbına sığmadığını bilelim. Bu açıdan  alalım ele, bu açıdan diyelim diyeceklerimizi. Bilelim O'nun değerini.

                     Herşeyden önce Fikret Mualla bu. Kurallara sığmaya bir Fikret Mualla. Düğüm bu işte. Çözümü gereken nokta bu. Alalım ele araştıralım, inceliyelim, didik didik edelim O'nu. Didik didik edelim yapıtlarını...

                      Gerçek şu olur:

                       Fikret Mualla'nın yaşantısında görülen kabına sığmayış tüm olarak var yapıtlarında. Renk olarak, desen olarak ve de düzen olarak var. Kısaca Fikret Mualla bu bence.

                        Evrenin dışına taşan, evrene sığmayan demektir  Fikret Mualla.

                        Bari değeri bundan sonra bilinmeye devam edile...
                                            Mehmet Erbil
                              Milliyet Sanat Dergisi, 24.09.1976(Sayı:198) 




Mehmet Erbil-Köy Yolunda 2003

YARATICILIĞIMIZIN YİTİNİŞİ ÜZERİNE
                   
Yakınmak, döğünmek tek yaptığımız iş şimdi. Oysa nedenini, nasıl bu hallere düştüğümüzü araştırıp bulmak, düşünüp-taşınıp yanlışlarımızı sıralamak hiç gelmez usumuza. Halk sanatlarımız yitiniyor deyip bar bar bağırıyoruz. Bağırıyoruz ya; ne için, kime, neye bağırıyoruz... Bilmiyoruz.

Bildiğimiz tek şey yaratıcılığımızın, var oluşumuzu belirleyen bir niteliğimizin günden güne yitindiğidir. Ki bu nedenle satılan el işlerimizin yerine yenilerini koyamıyoruz. Bu nedenledir ki, kızlarımızın altın bakışları bundan böyle, nakışlarda çıkmıyor karşımıza. İşlemeler daha da sönük şimdi. Hele yeniden ele alınmışlar, hele yeniden ortaya konmuşlar hiç yok. Varımız yoğumuz dedelerimizden-ninelerimizden arta kalanlar... Hani halı tezgahlarındaki saz çalar gibi bilek oynatan, ipleri titreten, renklerle öyküler dizen kızlarımız? Hani soyut sanatı doğuran kilimlerimiz? Yok artık, yok onlar. Sandıklarımız boş, odalarımızı süslemez o görkemli renk zeginliği. Köşe yastıklarımız, perdelerimiz renksiz ve de kupkuru.

Yeri gelmişken bağıralım burada. Kulaklarımız yırtılırcasına dinleyelim.

Kimdir sorumlusu? Kimdir kurtaracak bu yitirdiklerimizi? Her iki soru için de tek sözcüktür yanıt: ÖĞRETMEN.

Sakın beni kınamaya kalkmasın öğretmen arkadaşlarım... Evet yineliyorum: Sorumlusu da, kurtarıcısı da öğretmendir. Öğretmendir, çünkü; yıllardır yaratıcılığımızı sürdürecek, yeni yeni yapıtlarımızı ortaya koymamızı sağlayacak çalışmalara boş vermiştir. Bu boş veriş resim-iş derslerine kaymış, yeni yetişen çocuklarımıza, yarının genç kuşaklarına, daha doğrusu yarının büyüklerine yaratıcı çalışma yaptırmamışlardır. Yerine, hayat bilgisi yapılmıştır, matematik, türkçe ya da sosyal bilgiler yapılmıştır. Çoğunluk bu yolu izlemiştir. Halen de izlerler. Resim, yazı, iş, müzik ve beden eğitimi sail programlarda kalmıştır. Bunun denetimini yapanlar da bu durumu arayıp sormamış, öğretmenin bilmeyerek yaptığı bu yıkımı daha da artırmışlardır. Sınıfa girince, yaptığı tek şey dört işlemi yapmtırmak, sayı saydırmak v.s. olur. Tutup da yaratıcı çalışmalara eğilenleri, resmi, yazıyı, müziği ya da beden eüitimini görüp izlemek isteyeni yok gibidir. Ancak son günlerdeki kıpırdanmalar, sekiz yıllık okullar tasarısı bu aksaklığı giderecek yönde olumlu çalışmalardır.

Öte yandan yitinişi kolaylaştıran en önemli bir neden de ana-babalardır. Onlarca resim -bazı çevrelerde- günah bilinir. Hem de bu çalışmaları boş şeyler olarak bilirler. Bunun için de çocuğun bu yönde yaptığı çalışmalar bilmeden engellenmiş, böylece yaratıcılığımızın yitinmesinin en büyük etmenlerinden bir yönü daha ortay konmuş olur.

Bu koşullar altında yetişen çocuk, düşünce sınırlarını genişletemeyecek, eline geçen malzemeden nasıl yararlanabileceğini kararlaştıramıyacaktır. Beceriden yoksun, belirli kurallar ve de kalıplar içine sıkışmış, robot bir insan olacaktır.

Robotluktan kurtulmak, buluşlar yapmak, yeniden yaratılmış yapıtlar ortaya koymak ancak öğretmenle olur. O verecek ilk ışığı, ilk uyanış devinimini, o verecek yaratıcı bilinç kıvılcımını. Okulda yaratıcı derslere daha da yer vererek yapacak bunu. Ne var ki denetleyiciler bu yönde destek olursa yapabilir. Ve de ilgili bakanlık bu aksaklıklara ilgiyle eğilirse yapabilir. Yoksa boş yere olur didinmeler. Yaratma yerine, başkalarından alma geçer ön sıraya. Moda dergilerinden görerek beğendiğimiz buluşları kendimizin olduğunu da anlamayacak duruma gelir ve de Avrupalı; atalarımızın yaptıklarını, yıllar önce sattıklarımızı bu dergilerde "yeni buluşlarımız" diye yutturmaya devam eder.

Burada bir bölüm üzerinde durmak gerekiyor. Kısaca; bu yitişi kolaylaştıran, hızlandıran nedenlerden biri daha  uygulanıyor. İlköğretmen okulları yeni programına bakarsanız ikinci devrede iş derslerinin kalktığını görürsünüz. Bu kalkan iş dersi değildir bence. Bu; yaratıcılığın, buluşun, ortaya bir iş koyuşun kalkışıdır. Bu kalkış; kendi başına bir iş beceren bilincin kalkışıdır.

Derim ki; bakanlığımız yeniden ele alsın bu dersi. Ya da SANAT EĞİTİMİ derslerini artırsın. Gidersin bu aksaklığı. Yoksa beceriksiz, iş yapamaz, birşey bulamaz hale gelir kişiler. Hele bunlar yarının öğretmenleri olursa daha da büyür sorun.

Ola ki; tez elden görelim bu gerçeği. Görelim de yaratıcı alanlara kayan çalışmalara öncelik verelim. Verelim de çocuklarımızı yaratıcı çalışmalar ortamına itelim. Onları çeşitli araç ve gereçle başbaşa koyalım. Araştırsın... Bulsun... Yapsın... Dahasını istesin. Sonunda yepyeni bir kuşak, tümden yaratıcı kişiler olsunlar.

Araştırsınlar, yapsınlar. Tutup bir gün güneşe varsınlar.

                                                           Mehmet ERBİL
Hasanoğlan
Atatürk İlköğretmen Okulu Dergisi Sayı:2 s.48-51





 
  Bugün 78201 ziyaretçi (133469 klik) kişi burdaydı! SANATLA KALIN-SAĞLIKLA KALIN  
 
isteataturk.com