SANATA GİDEN YOL KİŞİNİN BEYNİ, GÖZÜ VE ELİNDEN GEÇER. Mehmet Erbil
   
  Mehmet ERBİL
  MUĞLA
 

"Bu sayfalarda yer alan yazı, belge ve fotoğraflar

5846 sayılı yasanın güvencesi altındadır.

İzinsiz kullanılamaz."

 

 

 


                              ''Gökova'ya rüzgar denizden eser,

                                                    Bir esti mi balık kokar ortalık     

                                                    günler boyu''                                                 

GÖKOVA – DELİ MEMET

HALET - ÇAKIRHAN

 

Deli Memet ! Gökova rüzgarı

Gökovadan doğar,Gökovanın denizinden

Deniz atlarından

Deniz atlarının nefesinden

Denizden çıkıp karıştımı havaya

Dağlara uçar,göğe çıkar

Yıldızlara aya

Sonra birden pat diye düşer ovaya kalkar ayağa

Deli Memet Gökova rüzgarı

Sever insanı ama korkar insandan

Denizden çıkıp ovada

Tarladaki köylünün kasketini kapıp başından

Sakara kaçar

Sonra ! Kasketi fırlatıp atar sakardan aşağıya

Bir kuş gibi süzüle süzüle inerken

Kasket Gökovaya

Peşinde Deli Memet

Böyle bir günde karşılaştı

Deli Memet Çakırhanla

Çakırhanın kağıtlarını

Dağıtıp,savurdu masasından sokaklara

Çakırhan elinde kalem

Sokakta önde Deli Memet,kağıtlar

Arkalarında Çakırhan

Ahşap kapılardan çıkıp

Tozlu yollarda koştular

Geniş saçaklara saklanıp

Barışıp kucaklaştılar

Sevdi Çakırhanı Deli Memet

Yaşayıp yazdıklarından,yaptıklarından

Yaz günü gün ortasında

Gece ayazı bu Deli Memet

Poyrazmı eser yıldız karayelmi

Kahkahalar,ağlamalar,kuş kanatları

Duman kokusu,köpek havlamaları

Esince bu Deli Memet

Dallar yapraklar uçuşup kaçışır önünden

Kapılar pencereler kapanır

Çocuklar evlere saklanır

Bacalar yere çakılır

Bir eliyle Akdenizi

Diğeriyle Egeyi

Tutup kaldırır bu Deli Memet

Deniz kokusu çekilir sokaklardan

Sonra,sakarın başına çıkıp oturur

Bekler olacakları Deli Memet

Ekim ayının onuncu günü

Gökyüzü ışıl ışıl

Aşağıda Gökova pırıl,pırıl

Dalgalar,yakamozlar,denizatları,balıklar

Olacaklardan habersiz birbirine sarılıp

Geceyle sabahı buluşturmakta

Tepede Deli Memet

Bir gözüyle Akyaka sokaklarını

Diğeriyle Ula taraflarını dolaşmakta

Birdenbire bir ışık parladı

Çakırhanın baba evinden

Sakarı aşıp Akyakada

Çakırhan konağının açık penceresinden

İçeri girip,çıktı bacasından

Geri dönüp,Ulaya doğru

Yükselip alçalarak yere indi

Çaldı kapısını Yücelen Hastanesinin

Anladı olacakları Deli Memet

Işıktan önce uçup

Hastane penceresinin pervazının arasından

Geçip baktı içeri

Çakırhan hasta

Baş ucunda Halet ablanın yüreği yasta

Çakırhan hasta

Çakırhan kor ateş,saçlarında alevler sünmekte

Direniyor ateşe Çakırhan,dudaklarında Türküler

Karanlığa direniyor,gözleri açık

Çakırhanı Azrailin elinden çekip almak kolay

Lâkin Haletten nasıl koparılacak

Korkuyla baktı Haletin ellerine Deli Memet

Avucunda Çakırhanın elleri,yanıyor Halet

Gözünü kurtardı önce yangından,sonra yüzünü

Kucakladı,kaldırdı yukarıya Çakırhanı Deli Memet

Arkasından ayağa kalktı Halet

Adım attı pencereye

Işık camı zorladı

Işık,Deli Memet,Halet,Çakırhan

Karışıp birdenbire,birbirine

Böyle oldu dedi Halet

Arkadaşım,Eşim her şeyim gitti

Susadım

Avucunda kocaman bir yanık

Gökovada denizatları,denizatlarının nefesi

Koşmalarmı ? Yere düşüp ayağa kalkmalar

Uçmalar,göğe çıkmalarmı ?

İpi kopmuş uçurtmalar

Yüzmekmi ?

Denizde oltadan kurtulmuş Balık

Koştu Deli Memet

Düştü Deli Memet

Oltadan kurtulup derinlere,diplere

Çıkıp denizden,uçtu Deli Memet

Sudan toprağa,topraktan havaya karıştı

Esip geçti Deli Memet

Kabaran sular çekildi

Toz duman dindi

Yapraklar dallara döndü

Açıldı evlerin kapıları,pencereleri

Sokaklar,çocuklara kavuştu

Haletin avucundaki yanık

Kırmızı bir karanfil olup açtı

Herkes duydu Haletin acısını

Herkes duydu

Çakırhanın öteden Haletine seslenişini

Haaleeeettt,Haaaaleeeetttt….

İsa Küçük
Vali-Şair-Yazar


MUĞLA




Muğla Pazarı




Düverek Yayla 

Muğla’ya bazı ev eşyaları almak için gelmiştik. Gereken beyaz eşya alışverişlerini yaptık. Eşyaların teslim edileceği günü belirledik. Muğla’dan ayrılmamız gerekiyordu. İşyerinin önünden yukarıya doğru araba ile devam ettik. Bir yerden sağa dönersek Marmaris-Köyceğiz yoluna girebilirdik.  İlk sağa dönüşü geçtik. Çevreye baka baka ilerliyorduk. Ne var ki başka sağa dönüş bulamadık. Bir yol vardır dedik ilerlemeye devam ettik. Bol ağaçları olan alanlara geldik. Giderek yol daralmaya başladı. Öyle ki tek arabanın geçişi bile zor olmaya başladı. Yollar dar ve kıvrım kıvrımdı. Yeni yerler göreceğiz diye bu dar yollardan sabırla ilerledik. Karşımıza bir cami çıktı. İndim fotoğrafını çektim.  Düverek Sece Camisi idi. Biz nerelere gelmiştik.




Anlayamadık. Yola devam ettik. O da ne? Çıkışı bulamıyoruz. Bazen dönüp 
dönüp aynı yere geliyoruz. Bir ara çiftlik gibi bir yerden arabasıyla çıkan birini gördük, sorduk yolu. Beni izleyin dedi.  O dar yollarda öyle bir hızla gidiyor ki ona yetişmekte zorlanıyorduk.  Derken bizi Kale yoluna çıkardı. Teşekkür ettik. O yine aynı hızla Muğla şehir merkezine doğru sürdü gitti arabasını. Biz de kavşaktan dönüp Marmaris-Köyceğiz yoluna devam ettik.



Polis Kahvesi

Sonradan öğrendik ki biz Muğla’nın yaylasına gitmişiz. Geniş bahçeli alanlar. İçinde çiftlik evleri. Kimileri terk edilmiş, kimileri çok bakımlı. Çok geniş bir alan. Sonradan burayı yeniden bilen dostlarla gezdik.  İlgimi çeken





bir şey oldu. Çok yaşlı ağaçlar var. Bu ağaçlara sırtını vermiş, kahve diye anılan yerler var. İlgimi çekti.  Bazı yerler restore edilerek kır lokantasına dönüştürülmüş. İlginç mekanlar oluşmuş. Muğlalılar buralara gelmeye başlamış. 


Bir Yayla Evi'nin Muğla Bacası



Düverek Yayla Sece Camisi


























KÖYCEĞİZ’DE SANATEVİ

 

Gelip geçerken dikkatimi çekerdi. Hoş bir yapı. Yabancı olmadığım, bizim Adıyaman’da eskiden sıkça gördüğüm yapılara benzer, çıkmalı bir yapı. Anadolunun sivil mimari örneklerinden. Oldukça şirin. Ancak bu şirinliğe su katan bir dış boyama var. Ahşap kısım renkli sentetik boyayla boyanmış. Oysa ahşap sentetik boya ile boyanmayıp, doğal rengiyle bırakılsaydı, ahşap koruyucu ile işlenip korunsaydı daha iyi olurdu. Ben böyle düşündüm görünce. İğreti bir renk olarak, yamalı bir bohça gibi oluşmuş halini garipsedim. Ahşabın soyluluğu yitmiş, yitirtilmiş.

 

 Sanat Evi’nin işlerliliğini sürdüren, oradaki kişilere sorduğumda; “boyayı önceden başkalarının yapmış olduğunu söylediler. Biraz rahatladım. Yoksa böyle bir Sanat Evi yöneticiliği yapanların sanat anlayışından ve uygulamalarından kuşku duyardım.

 

 Güzel bir bahçesi var. Tahta iskemleler, minder ve yastıklar, oturmak için oluşturulmuş bizde (Adıyaman’da) “Taht” denen ahşap köşeler var. Görülmeye değer bir ortam oluşmuş.

 

 Bir köşede film ve saydam(slayt) gösterisi için perde oluşturulmuş. Sunumlar yapılırken sıkça kullanılıyor olsa gerek. Ancak bu perdede bir gariplik var. Düzenli değil, buruşuk ve kat kat bir görünümde. Üzerine gerilmeye çalışılmış beyaz bir bez bu olumsuz görüntüyü ortaya çıkarıyor.

 

 Duvarın birinde, çamaşır gibi mandallara asılmış karikatür sergisi var. Daha düzenli bir askı sistemi kurulabilir. Karikatürler özenli ve disiplinli çalışmalar olarak kendini gösteriyor. Sergilemenin de buna koşut bir düzenlilik içinde olması daha doğru olur diye düşünüyorum. Bu nedenle sergileniş yöntemi pek uymuyor gibi geldi bana.

 İçerde herkesin kullanımına açık kitaplıklar var. Odanın biri  “Köyceğiz Odası” olarak düzenlenmiş. Yerlerde minderler, nakış işlemeli yastıklar var. Hoşuma gitti. Bel ki bu; bu odada da Adıyaman’dan esintiler bulduğum içindi. Bizim odalarımız da böyle minder ve işlemeli yastıklarla donatılırdı.

 




 Ben bu odayı, duvardaki ocağı da beğendim.  Sanat Evi ilginç demiştim. Bir ilginçliğini daha öğrendim. O beğenmediğim buruşuk perdede, eski Türk filmleri gösterimi yapılıyormuş. Hani eskiden yazlık sinemalar vardı ya, aynen onlar gibi. Tahta iskemleler yan yana dizilmiş. Sandalyelere oturunca tek farklılık belki, belki değil kesinlikle ellerinizde torba torba çekirdek ve oradan kalktığınızda arkanızda çitlenmiş çekirdek kabukları olmayacak. Kısaca rahat bir “Yazlık Sinema” oluşmuş, oluşturulmuş.

 

 

 Bahçede eskiden kalan birkaç ağaç var yenileri de dikilmeye çalışılmış ama kurumuşlar. Serin bir ortam, buna yaraşır eğlence, sanat gösterimleri ve tadına doyulmaz, klasikleşmiş o eski filmler. Duvarda yer alan karikatür sergisi…

 

 Oturmaktan canı sıkılan, boş oturmayı sevmeyen, içeri girip iki odada oluşturulmuş kitaplıklardan kitap alıp rahatça, doya doya okuma yapabilirler, yapabilirsiniz.

 

 Bence denemeye değer.

 

 Köyceğiz’e yolu düşeceklere duyurulur.

 

 

 Mehmet ERBİL






DALYAN

Tanrı buraya, her köşesine ayrı bir zenginlik vermiş. Şipşirin bir belde. Ne yana baksanız sevimlilik var. Kendinizi koparıp alamıyorsunuz. Bakışlarınız kilitlenip kalıyor.

Tekneler dizi dizi kıyı boyunca. O denli insan taşıyorlar ki, biri gidip biri geliyor. Otobüslerle otellerden gezginler geliyor, getiriliyor. Doluyorlar teknelere. Yüzlerde gülümseme, insanlar çok mutlu. Doğa harikası alanları gezip gelecekler. Çamur banyosu yapacaklar. Gölün berrak sularında yüzecekler. Karetta karettaları izleyecekler, balık tutacaklar, İztuzu plajının sapsarı kumlarında yürüyüp, denizine girecekler. 

Mutlulukları hep bundan.  Eğlence, yürüyüş, yüzme, çamurlu vücutlar… Kaunos antik kentinde tarihle iç içe olmak…

Dalyan bunları anımsatıyor. Dalyan kaya mezarları ile bakışlarınızı kilitleyip, sizi kanal çevresine mıhlıyor. Orada takılıp, orada kalıp, duruyorsunuz. Tarih ve güzellikler adeta sizi tutukluyor. “Biraz daha, biraz daha…” diyorsunuz.


Parmaklarınız kameranın denklanşöründen bir türlü ayrılamıyor. Habire çekim yapıyorsunuz. Kare kare görüntüler yer alıyor kameranın hafıza kartında.

Tarih yeniden sıralanıyor. Tarih doğanın yıllar önce oluşmuş çöküntüsü içinde yer etmiş kalmış. Doğal kanallarda oluşan su birikintilerinde, sazlıklarda düğümlenmiş kalmış zaman…

Dalıp gidiyorsunuz… Tepelerdeki çöküntü katmanlarına takılıp kalıyorsunuz. Önünüzden gezginleri taşıyan tekneler habire gelip geçiyor. İçinde gülüşen, oynayan insanlar. Bir mutluluk taşıyor, yansıyor oluşan dalgalara, Dalyan kanalında tatlı bir esinti alıp götürüyor sizi.



O sıra bir kenarda oturmuş, duygu yüklü bir amca ilişiyor gözünüze. Duygulanıyorsunuz. Dudaklarınızdan sözcükler dökülmeye başlıyor:

 

“Bu gürültü, bu kalabalık, biliyorum alışkın değilsin

Masal gibi geliyor sana, bunca yabancı insan

Gelmiş yer etmiş, konaklamış senin yurdunda

Kendi toprağında yabancı olmuşsun be amcam.

 

Tekneler dizi dizi, alır götürür dalga dalga anıları

Yeşili kıpır kıpır oynar, süzülür suları kanalın

Dert etme, belki bir gün emeklerini olur anlayan

Tekneler alır seni de götürür, götürür be amcam.

 

Alnındaki izler Dalyan damgalı, bil ki hiç silinmez

Dokunsalar dökülür terlerin, ılgıt ılgıt karışır suya

Avuçlasalar elleriyle kanalda akar gözyaşların

Unuttuklarını sanma, anımsarlar bir gün be amcam.

 

Dert tasa sarmasın seni, paraya doymaz insanlar

Birileri gider, binleri gelir, “dünya iki kapılı han”

Daha neler görecek daha neler bu şirin Dalyan

Mutlu ol, huzur duy, senden kalan miras bu be amcam.”

 

Ve DALYAN’LI AMCANIN YALNIZLIĞI şiiri çıkıyor ortaya.

 

Şiirin dahası var elbet. Şimdilik bu kadar diyelim.(Bakınız ŞİİRLERİM sayfası)

 Derken yeniden kanal dolup taşıyor teknelerle ve de insanlar cıvıl cıvıl doluşup duruyor o teknelere. Dalıp gitmek, süzülmek kanalın derinliklerinde; yeşille, maviyle iç içe olmak, yeşille, maviyle karışmak budur bence.

 

Dalıp gidiyorsunuz.

Tekneler düşlerinize ortak oluyor. Tekneler düşlerinizi süslüyor.

Tekneler alıp götürüyor sizi…

Mehmet ERBİL


 




FETHİYE GÜNLÜĞÜ: TURİST KAZIKLAMAK

 Turistik bölgelerde sıkça rastlanan bir hastalıktır bu. Ne kadar turist kazıklarsa o kadar öğünür hazretler. Fiyatlar birden kabarır. Nerdeyse iki katını bulur. Sürekli bir belediye denetimi olmadığı için oluyor bunlar. Oysa yerli-yabancı ayrımı olmadan tek fiyat uygulaması olmalıdır her yerde ve de her zaman. Nerde bu dürüstlük? Hak getire.

 Fethiye’de Paspatur Çarşısı var. Dolaştıktan sonra bir yere oturup bir şeyler yemek istedik. Bakınırken adete önünüze set olup sizi kendi alanlarına sokmak istiyorlar. Nayse birine oturduk. Görevli garson isteklerimizi sordu. Menüyü vereceğinde biraz tebessüm ederek “Durun diğerini getireyim. Bu size göre değil, turistler için” açıklamasında bulundu. Önce anlam veremedim. Sonra düşündüğümde anladım ki, burada iki menü listesi var. Biri yerli turistler için, diğeri yabancılar için.

 Acaba gerçekten böyle mi? Bu da yerli turisti kazıklamanın başka bir şekli mi? Ya iki menü de aynı ise, ne demeli. İster istemez düşünüyorsunuz. Hiç doğru değil.

 Yemekler turiste ayrı, yerliye ayrı pişmediğine göre nedendir bu fiyat farkı? Anlam vermek zor.

 İyi bir denetim gerek bu bölgelerde. Belediyelere ve o yörenin halkına büyük görevler düşüyor. Böyle yapılıp sürdürülürse turistin kaçmasına, küsmesine neden olurlar. Giderek hem kendi gelirleri düşer, hem de ülkenin. Oturup biraz düşünmeleri gerekir diye düşünüyorum.

 İnsanlarımız kazıklamada değil, sevdirmede ve tanıtmada becerilerini göstermelidirler.

 Turizmde yolumuz açık ola…

 20.08.2011 Cumartesi  

 

 

 

KAYAKÖY

Yıllardır merak ederdim. Nihayet gördüm. Müthiş bir yer. Yoğun bir yaşam dalgası estiğini duyar gibisiniz. İçiniz titriyor, dalıp gidiyorsunuz tarihin derinliklerine.

Tepeler, yamaçlar evlerle donanmış gibi. Ama harap, yıkık, terk edilmiş. Yalnızlık, ıssızlık, derinlik var görüntülerde.

 Asil, görkemli(heybetli), vakur, kendinden emin bir görünüş. Salt bakmak bile sizi doyuruyor. Kimbilir ne denli kültür, ne denli bir birikim, ne denli cıvıl cıvıl bir yaşam vardı bu yamaçlarda? Tepelerden yankılanan, tepelerden aşağıya akan mutlu sesler, oynayan çocukların bağrışmaları, dudaklardan dökülen bin bir türlü ezgiler dolar durur içinize.

 Pencerelerden, kapılardan yansıyan insan portreleri. Yaşlı, genç, çocuk grupları, toplanışları sokaklarda, kapı önlerinde. El ele tutuşlar vardı bir zamanlar burada. Sevdalanan gönüller, yanıp tutuşan kalpler vardı.

 İster istemez baktıkça o kapılardan, pencerelerden, sokaklardan bunlar yansır yüzünüze. Bir tuhaf olursunuz, kulaklarınızda yansır sesler, gözlerinizde parıltıya dönüşür o görüntülerden yansıyanlar. Dedim ya; bir tuhaf olursunuz.

 Bir tuhaf olursunuz, dahasını öğrenmek istersiniz.

 Ne var ki, düşlerinizde kalır, dahası düşlerinizde kilitlenir kalır.

 Düşünceniz mıhlanıp(çivilenip) durur orada. Bakışlarınız duvarlardaki bir nakışa saplanır, yer eder orada.

 Taşlardaki el izleri, o günlerin bakışlarını toplayan oyuklar, takalar, yılların ağırlığını taşıyamayan yarılmış, çatlamış taş duvarlar anlatır durur o günleri. Taş gibi donup kalırsınız bazen. Bazen de, birden yanı başınızda birileri varmış gibi sesler duyar, gölgeler gördüğünüzü sanırsınız.

 Kentin ruhudur bu. Kentin kıpırdayan canıdır. Tarihin derinliklerinden gelen ayak sesleridir bu duyumsadıklarınız.

 Birden rahatlarsınız. Bunlar da bizlerden birileri idi. Bunlar da Anadolu idi. Bunlar da Anadolu havasından payına düşeni almış insanlardı. Yeniden dostça kaynaşırsınız onlarla, yeniden söyleşiye dalarsınız onlarla tarihin derinliklerinde olduğu gibi.

 Çünkü o günlerde biz de vardık, onlar da.

 

Pazartesi 08.08.2011

 

  

KAYAKÖY KÖY KAHVESİ

 Ulu bir çınar. Asırlık. Gölgesi çok serin. Hemen yanı başında bir kuyu var. Kuyunun üzerinde su çekmeye hazır bir kova. Yepyeni. Tarihine uymuyor ya, olsun; yine de o günleri anımsatıyor. Kahvede oturmuş sohbet eden, vakit geçiren Kayaköylüler, mutlu insan portreleri çiziyorlar. Çoğu yaşlı. Yüzlerinde harcanmış, yitip gitmiş zamanların izleri var. Bu derin izlerde, derin olduğu kadar anlamlı yaşam öykülerini de görebiliyorsunuz.

 Çok refah içinde bir yaşam olmasa da, temiz hava, bol oksijen, az da olsa çalışmanın verdiği dinçliği, diriliği hemen fark ediyorsunuz.

 Onlara kahvenin bir köşesinde duran, geniş bir gölge sunan çınarı sordum. Sorarken boş bulundum; “Yüz yıllık var herhalde?” dedim. Dibinde oturan amca, ”Ben yüzyıllık oldum. Bu çınar kendimi bildim bileli burada böylece durur! Belki üç yüz yıllık var!” diye ekledi. Haklıydı.

 Anadolu çınarları böyleydi işte. Ağır ve görkemli bir şekilde meydanı dolduruyordu. Kocaman gölgesinde, efil efil esen rüzgarın sesinde biriken haz dalgaları kucaklıyor sizi. Oracıkta oturup serinlemek, bir bardak çay yudumlamak isteyecek canınız. Zamanım yok demeyin, bir deneyin. Göreceksiniz ta yukarılardan, yamaç evlerden savrulup gelen mis gibi çay kokuları sarıp sarmalayacak sizi.

 Bence bir deneyin. Denemeye değer.

 

Hemen kahvenin önünde yer alan bir kuyu var; oradaki amcanın söylediğine göre “Horasan” yapı sistemi ile yapılmış. İçi taşla örülerek oluşturulmuş, taşların üzeri yumurta akıyla karılan sıvayla sıvanmış. Kuyunun ağzındaki taşlarda, köylülerin yüzlerindeki gibi, ötelerden gelen, o günlerin yaşamlarından kalan çok derin izler var. Kim bilir, kovayı çeken ip, kaç yüz bin kere, kaç yüz milyon kere inip çıktı bu kuyuya? İnip çıkarken de sürtüne sürtüne derin izler oluşturdu, akıp giden o zamanları görelim diye o çizgilerde. Çekilen su damlacıklarını, yeşeren, canlanan yaşantıları sezelim istedi. Mermer bile kuyuyu koruma görevini üstlenirken, zaman denen törpüye direnmiş ne var ki yenik düşmüştü. İşte bu nedenle çok derin izler oluşmuştu. İzleri görüp irkilirsiniz. Kısaca o günlerin derin izlerinde kilitlenip kalır gözleriniz. Bir süre kopamazsınız o izlerden, bu kez izlerde sorgularsınız o günlerin zorlu yaşamlarını.

 Sonrasında; o izlere takılan gözleriniz, kuyunun karanlıklarına dek inmeye çalışsa da bir noktadan sonrası kapkaranlıktır. Bu karanlıklar tarihin karanlıkları gibi yitinir (kaybolur) kalır usunuzda.

 İşte esas o zaman donup kalıyorsunuz orada. Zaman duruyor, düşünceler duruyor, o geçen günlerin geride bıraktıklarına doğru akıp gitmek istiyorsunuz. 

 O nokrada kördüğüm oluyor, düşlerle gerçekler. Tıkanıp kalıyorsunuz ve de zaman sizin için bir süre duruyor, zaman kilitlenip kalıyor o kuyunun karanlıklarında.

 Yardımınıza tam zamanında çırçirik (ağustos böceği) sesleri yetişiyor. O sesler de olmasa tıkandığınız düşüncelerde boğulup kalacaksınız. Neyse ki çırçirik sesleri yaşamın sürdüğünü anımsatıyor da, uyanıyorsunuz, düşünceleriniz berraklaşıyor ve de bakışlarınız yeniden yaşadığınız güne dönüyor.

 Anlıyorsunuz ki, geçen geçmiş, olan olmuş ve burada önceleri gibi olmasa da yaşam sürüp gidiyor.

 Mehmet ERBİL

Pazartesi 08.08.20

 

 

 FETHİYE’DE TARİHİ DOKU: PASPATUR ÇARŞISI

 Fethiye denince akla ilk takılan Ölüdeniz oluyor. Haklıdır da. İnsanlar yaz aylarında yoğun olarak buralara akın ettiğinden ilk akla gelen ve de deniz olarak koştukları yer, buraya geldiklerinde Ölüdeniz’dir.

 Denizin durgunluğunda sulara dalmak hayli keyifli oluyor. Zaman nasıl geçiyor anlayamazsınız. O anlarda dalıp dalıp gidersiniz derinliklere, maviliklere… Kulaç kulaç sindirirsiniz, çekersiniz içinize yamaçlardan yansıyan yeşil renkleri ve de yamaçlardan akıp, süzülen paraşütlere takılıp kalırsınız. Gözleriniz o uçuşlarla dolar, parlar, siz de olmak istersiniz o rüzgarlara göğüs geren, kanat açan paraşütte.

 Ölüdeniz böyle bir yer. Unutamazsınız yaşadıklarınızı. Unutulamaz burada yaşananlar ve de unutulmaz burada yaşanacaklar.

 Ama asıl önemli olan; Fethiye’de “PASPATUR ÇARŞISI”. Tarihi bir doku. Sahip çıkmışlar, korumuşlar. Korunamamış olanlara el atılmış usulünce, onarılmış, nasıl yapılması gerekiyorsa öyle yapılmış… Denetimli bir koruma başlamış. İyi de olmuş. Burada iş yapacaklar, esnaflar korumanın kendi çıkarlarına olacağını anlamış ve inanmış. Koyulmuşlar yola. Ortaya öyle bir çarşı yumağı çıkmış ki, inanamazsınız. Tarihi doku canlanmış, kol kanat germeye başlamış buralara gelenlere.

 Eğer bir de yapılardaki tarihi doku, kullanılan eşyalarda da ortaya konsa ya da konabilse dalıp gidersiniz geçmiş günlere, kendinizi o günlerin esintileri içinde, hatta kucağında bulursunuz.

 Masa ve sandalyeler, lokantalardaki kullanılan eşyaların(mefruşatların) güncel olması –doğrusunu isterseniz- o tarihi dokuya pek uymuyor, o tarihi dokuyla pek kaynaşmıyor.

 Ne dersiniz? Bana mı böyle geliyor? Neyse fotoğrafları inceleyip kararı siz verin.

 Ve de bilin ki, Fethiye’de bir de “Paspatur Çarşısı” var, tarihi dokusu ile capcanlı duruyor. Zaman bulursanız Ölüdeniz yorgunluğundan sonra bu ortam sizi rahatlatacaktır, hem gözlerinizi hem de midenizi doyuracaktır.

 Gezmek, görmek gerek.

 Fethiye’de zaman hızla akıyor. Hem de denizin maviliklerine inat akıp gidiyor. Bu gidişi fotoğraf karelerine yansıtmak –canlı olmasa da- kalıcılığı sağlıyor.

 Yeter ki, bir bakış açınız olsun.

 Gözleriniz objektife yön verecek, unutulmaz görüntüleri arşivinize eklemek fırsatları bulacaksınız.

 Ben gören gözlerinize sağlıklar diliyorum. Çünkü salt deniz değil, çevre, doğa, yaşam, farklı dokular da dinlendirecektir sizi.

 Farkında olmadan, bu farklı ortamlar yoğurur durur sizi, düşünceleriniz zenginleşir. Çevrenize daha farklı gözlerle bakmaya, daha farklı düşüncelere dalmaya başlarsınız.

 Ülkemiz bu zenginlikleri dolu dolu yaşamamızı sağlar.

 Eğer yaşatmayı, yaşamayı bilirsek.

 Mehmet ERBİL

 Pazartesi 08.08.2011 






AKYAKA

 Gökova Akyaka bir harika yer. 2004 yılından buyana fırsat buldukça uğrarım. Mimari oluşumu çok hoşuma gider. Nail Çakırhan’dan bu güne özenli bir yapılaşma var. Bu yapılaşma yöreye özgü mimari yapı özgünlüğünü koruyor. Belediyeyi ve bilinçlenmiş halkı kutlamak gerekir. Önceden oluşmuş bir kaç beton yığını kooperatif yapısı dışında betona yer yok burada. Ahşabın özenle giydirildiği yapılar halkın sıcaklığını yansıtıyor. Sivil halk mimarisinin, çağdaş mimarlık öğelerle birleşmesi ortaya çok güzel bir uyum çıkarmış. Yabancılık çekmeden kendinizi halkın arasında, onun yaşadığı ortamda buluyorsunuz. Hoş bir Anadolu esintisi kaplıyor içinizi. Dalıp gidiyorsunuz gül kokan sokaklara, dalıp gidiyorsunuz sarmaşık kokan balkonlara. Rahatlıyorsunuz.

 

Bu nedenle Oktay Akbal buradan çok söz eder yazılarında. İlhan Selçuk’la birlikteliğinde yaşadığı, yaşadıkları anılara her fırsatta yer verir, anlatır yazılarında. Kıyıda, denizde yaşadıkları anılardan demetler sunar okuyucuya. Hala özlemini duyduğunu anlatır, ne var ki, o yılları yeniden yaşamaya sağlığı elvermemektedir. Allah ona nice sağlıklı yıllar vere diyorum. Dileğim bu. Bu ki, daha nice yıllar sağlıklı ve genç düşünceler içeren yazılar yazmayı sürdürsün, aydınlatsın bizleri.

 

 
Hakkı Kılınç

Akyaka’nın bir hakkı babası var. Yıllardır burada yaşıyor. Yılın en az altı ayını burada geçiriyor. Gerçek bir Akyaka tutkunu. Çok anlamlı bir Akyaka üstüne dörtlüğü de var. Okunmaya değer bir dörtlük:

                     

Sıradağlar birbirine yaslanmış

Üzerine yeşil çamlar yerleşmiş

Dağ, deniz, ova birbiriyle kaynaşmış

Cennetten bir köşesin Gökova.

                       Hakkı Baba (İ.Hakkı Kılıç)
Hakkı Baba'yı 2013 yılında kaybettik.

 

Hakkı Baba, Akyaka’nın derdini kendi derdi bilir. Temizlik sorunlarına kendi sorunuymuş gibi eğilir. Çevre ve sokak kirliliğine tahammülü yoktur. Her gelip geçtikçe balıkçı kayıklarının ve teknelerin olduğu küçük sığınakta, kirliliği, pet şişeleri, yosun ve yaprak artıklarını gördükçe hayıflanır kızar yetkililere. Oysa halkımızın bu konuda söylenmiş çok güzel ve de anlamlı bir sözü vardır. “Herkes kapısının önünü süpürse belediyeye iş kalmaz.” Burada yapılacak şey; kayıkların önünde biriken yosun ve pet şişeleri almak. Beş dakika bile yeter buna. Her kayık ya da tekne sahibi, bu kadarcık zaman ayıracak. Onları bir file ile oradan alıp çöpe atacak. Bilemediniz bu iş altı dakikalarını alır. Eğer bunu da yapmazlarsa onlara “El insaf artık!” denir. Benden söylemesi. Bizim ve konukların gözüne hiç güzel ve hoş görünmüyor. Kendilerinin güzellik anlayışı buysa bizim diyeceğimiz bir şey yok.

  Ayrıca, Akyaka’da sivrisinek çok. Bu bağlamda diyorum ki;“Anlayana sivrisinek saz, anlamayana davul zurna az.

 Mehmet ERBİL

03.08.2011 Çarşamba

 

 

 

GÖKOVA-AKYAKA’DA

NAİL ÇAKIRHAN EVİ VE BİR KARMA SERGİ

 Nail Çakırhan evini dolaşmak istedim. İyi ki de istemişim. Beni çok ilgilendiren bir etkinlikle karşılaştım. Üç genç sanatçı arkadaşın sergisiyle karşılaştım. Linol Baskı çalışmaları yapmış bu üç arkadaş. Bir araya gelmişler, Akyaka’da ödül almış bu binada omuz omuza vermişler güzel bir sergi açmışlar. Özenli bir sergi düzenlemesi karşılıyor sizi. İzleyenleri çoğunlukla gezginler(turistler).  İlgileri oldukça yoğun. Bu genç arkadaşlar için mutluluk verici bir durum.

 Sergiyi açan genç arkadaşlar, Muğla Güzel Sanatlar Lisesi’nde çalışan üç resim öğretmeni arkadaş.

 Türkan Hasbay; 1962 İzmir doğumlu. 9 Eylül Üniversitesi Buca Eğitim Fakültesi Resim Bölümü mezunu.

 Nilüfer Aktarıcı; 1971 Muğla doğumlu. 9 Eylül Üniversitesi Buca Eğitim Fakültesi Resim Bölümü mezunu.

 Ebru Baran; 1972 Ankara doğumlu. Gazi Üniversitesi Resim Bölümü mezunu.

 Bu üç arkadaş omuz omuza vermişler baskı çalışmaları yapmışlar. Linol baskı örneklerle çıkmışlar Akyaka ve Akyaka’ya gelen gezginlerin karşısına. Özenli çalışmalar yapmışlar. Siyah-beyaz denge iyi kurgulanmış. Güncel yaşamdan örneklerle yola çıkılmış insan yaşamından kesitler dikkat çekici . Ben bir rastlantı sonucu görme fırsatı buldum. Tam da serginin açılış günüydü. Fazla zamanım yoktu, arkadaşlarla sanattan, Güzel Sanat Liseleri’nden söz ettik. “Temel sizsiniz, güç sizde” dedim. Çalışmayı, öğrencilere özveriyle sanat aktarmayı sürdürmek gereğine değindik birlikte. Hoş bir söyleşi idi. Keşke zamanın daha fazla olsaydı.

 


Ayrıldım. Usumda hoş bir görüntüler yumağı kalacak.

  Nail Çakırhan evine de böyle etkinlikler çok yaraşıyor doğrusu. Özgün yapı içinde özgün baskı ürünleri güzel bir birliktelik ve bütünlük oluşturuyor. Sokak kalabalık. Sergi kalabalık. Sanatla buluşanlar iki yönlü mutluluk yaşıyorlar. Hem Nail Çakırhan düşüncesinin ürünü yapıyı doya doya izliyorlar, içlerine sindiriyorlar, hem de bu üç sanatçının yapıtlarını!

 

Ben çok mutlu oldum. Mutlu olanları gördükçe de bu mutluluk katlanarak yer aldı düşüncemde. Genç sanatçı arkadaşları kutluyorum.

 Oradan ayrılıp kıyıya doğru yöneldim. Nail Çakırhan’ın açtığı çığırda yapılmış yapıları izleye izleye sanat sokağına dek ulaştım. Sanat sokağı denmiş ama, burada sanat değil zanaat var. İşi kazanca dökmüşler. Üretim ve satış endişesi ağır basıyor. Çok alçak gönüllü, ne yaptığını, ne sattığını bilen el sanatları ustaları çoğunlukta. Falcılar, dövme yapanlar burada kendilerine yer bulmuşlar. Midye kabuklarını değerlendirip küçük hediyelik eşyalar üretenler çoğunlukta. Boncuktan yapılmış kolyeler, küpeler boy boy… Tezgahlara dizmişler, alıcılarını bekliyorlar. Anlayışlı, sevecen bakışlar var çoğunda. Alıcılara gerekli davranış kuralları içinde yaklaşım gösterenler çoğunlukta… Arada bir de kendini boyundan büyük görenler de var.”Bu tasarımları ben yapıyorum. Fotoğraflarının çekilmesini istemiyorum.” deyip burunlarını havalandıranlar da oluyor. Sen ne denli dersen de; öykünmek(taklit etmek) isteyen, gelir üç-beş kuruş verir alır ve yapmak istediğini yapar. Havalanmaya, havalara girmeye hiç gerek yok. Hem yapılan işler satış ve kazanç getirici bir ön koşulla yapılıyorsa, pazara hemencecik çıkarılıyorsa, çokça benzer biçimler yapılıyorsa ortada zanaat ürünleri boy göstermeye başlamış demektir. Öyle “taklit” ediliyorum havalarına girmeye gerek yok kanısındayım. Sanatsal ürünler gelip geçici heveslerle değil, kalıcı olmak amacıyla alınıp korunur. Yıllar, asırlar geçse de sanat yapıtı tükenmez. Çünkü güncel değildir, kalıcıdır. Bir heves alınıp, bir süre kullandıktan sonra işlevini tamamladı diye atılmaz ya da bir kenara bırakılıp unutulmaz.

Yaratıcılık, özgünlük, pazara çıkmakla olmaz. Sanat ortamında boy gösterip yer etmekle olur. Zamanı, yılları verip; usanmadan çalışmakla olur, satış yapacağım diye değil.

 İçtenlikli, sevecen Sanat Sokağı sakinlerine bol kazançlar diliyorum.

 Sabırları bol olsun.

 Mehmet ERBİL
13.08.2011 Cuma 

 


 
Köyceğiz'de koruma bekleyen bir yapı

KORUMAK KADERİNE TERKETMEK MİDİR?

 Ülkemizde o denli korunması gereken tarihi ya da kültürel değer var ki, hangi birine el atılması gerekir diye düşünmeden edemiyorsunuz.

 Bir bakıyorsunuz bir taş duvarda, bir bakıyorsunuz köyün eskiden kalma mezarlığında, mezar taşı olarak çıkıyor karşımıza. Bu tarihi değerler, tarihin izlerini taşıyan, tarihin izleri ile şekillenmiş olan taşlar buralarda bulmuşlar yerlerini. Eğer buralarda yer bulmasalardı, belki bir kireç ocağında yakılıp, kirece dönüşmüş olurlardı.

 Hani ne demişti yüce padişahımız? “Osmanlı’da taş mı yok? Alıp götürsünler.” Aynen öyle. Osmanlı’da taş mı yok, alıp mezar taşı yapsınlar, alıp evlerinin temeline temel taşı olarak koysunlar. Çünkü onlar zaten kültürümüzün temel taşları değil mi? Daha nicelerini bulup çıkarız, daha nicelerini bulup üç kuruş karşılığında yaban ellere satarız. Daha nicelerinin üstünü örtüp, suların altına gömeriz. Biz üstünü örter de, tarihimize tümden beyaz sayfalar açarız.

 Ya atalardan kalma evlerimiz? O yaşadığımız, çoluk çocuklarımızı büyüttüğümüz evlerimize ne demeli?

Koruyacağız diye öylece bırakıyoruz kendi yerinde. El etek çekiliyor üzerinden. Günün gereksinimlerine yeterli gelmiyor, ama koruma gereği olarak ekler yaptıramıyoruz. Böylece içinde oturanlar burayı terk etmek zorunda kalıyor. Terk edilen, korunmasız olarak bırakılan bu güzelim evlerimiz, her geçen gün eriyor, eğilip bükülüyor, dökülüyor parça parça…

 Bu dökülüş sonuca, bitişe götürüyor onları. Çokları olduğu yere yığılıp kalıyor. Çokları da gözler, kimseler görmeden yakılıp bırakılıyor.

 “Ne yapmalı?” demeyelim. Yörelerin varlıklı insanları, ticarette işleri almış, yürümüş insanlar, yükünü tutmuşlar, sivil toplum örgütleri bir fon oluşturmalı bence. Ülkesini çok sevenler de; ülkesini daha çok sevdiklerini kanıtlamış olurlar. Sosyal fonları ile “har vurup harman savur”dukları, bol keseden harcadıkları paraların bir kısmı geçmişimizi, yaşadığımız bu ortamları kurtarmamızı sağlar. Hem de gerekirse; gereğine uygun onardıkları binalara isimleri yazılarak bir plaketle onurlandırılmış da olurlar. Bu onurları daha nice yıllar o yapıyla yaşar.

 Bu bir öneri… Duyan olursa ülkemiz kazanır inancındayım.

 Örneğin, Safranbolu, Beypazarı, Şirince evleri gibi çoğalıp yeniden işlev kazanırlar. Hem de çevresine yeni gelir kaynakları yaratarak; hem evler kurtulur hem de insanlar yaşamlarını daha coşkulu bir şekilde sürdürme fırsatları yakalamış olurlar.

 Köyceğiz’de de var bu olumsuz örnekler. Evler kaderine terk edilmişler. Kimisi yıkılmak, dağılmak üzere… Kimisi az-buçuk başkalaştırılmış ya da onarım yapıyorum diye yamalar vurulmuş. Bu yamalar “ur”lara dönüşmüş. Boyanmış, ahşabın özgünlüğü yitirilmiş. Ahşabın o soylu duruşu, teknolojik sentetik boyaya yenik düşmüş.

 Koruma dediğin bilinçli olmalıdır. Koruma dediğin topluma yol göstermelidir. Koruma dediğin bilgiyle, örneklerle, desteklerle yol göstermedir.

 En önemlisi de, koruma dediğin; ekonomik gücü olmayan halka parasal ya da teknik eleman desteğidir

 Devlet tüm bunlara elbet de yetişemez. Ülkemizin her santimetre karesinde bir yapıt var. Altını deşelersek, onun altında da var. Öyleyse her birey önce kendi çevresindeki değerleri korumayla, gücü varsa, özgünlüğüne uygun, denetimli onarmakla(restore), bu çalışmalara girebilir ve işler kolaylaşır.

 Her şeyden önce çevremizi, değerlerimizi sevmeyi bilelim. Sevmekle her işin zorlukları kolayca aşılır.

 Dilimizden düşürmediğimiz atalarımızı sevmek, saymak, onlardan kalanları yaşatmak, bıraktıklarının değerini bilmek, onların yaşadıkları bu yapıları korumaktır onlara saygılı olmak.

 Gerisi “laf-ı güzaf”. Hani derler ya, gerisi “havanda su dövmek”tir.

 Ülkemiz güzel…  İnsanlarımız güzel ve saygı değerdirler. Bizler atalarımızın yaptıklarına, bıraktıklarına sahip çıkalım ki, bizim çocuklarımız ve de torunlarımız da bizim yaptıklarımıza sahip çıksınlar.

 Hani ne demişler? “Çocuk kalkar büyüğe bakar.” Büyükler önderdir. Yaptıkları örnektir. O ne yaparsa çocuk da onu yapar.

 Güzel işler, güzel örnekler yapalım ki, bizim çocuklarımız da bize bakıp daha iyisini yapsınlar, geleceğe kalıcı örnekler bıraksınlar.

 Ne diyelim; bu uğurda herkesin, çaba harcayacakların yolu açık ola…

 Cuma 26.08.2011 Köyceğiz

 


Gökbel Köyünden Mehmet Şahin

GÖKBEL KÖYÜNDE BİR AHŞAP YONTUCU

 İztuzu kumsalına giderken köyün yanından geçiyorsunuz. Yol kıyısında “Alev Gözleme” diye adlandırılmış bir dinlenme yeri var. Yaşlı bir teyze burayı evirip-çevirir. Çeşit çeşit gözleme yapar, yanında isteyene ayran, isteyene çay sunar. Ara sıra uğrarım. Hem dinlenir hem de zamanı varsa, fazla işi yoksa söyleşiriz. Bu temiz, duru ruhlu insanlarımızın söyleşileri bir farklı olur. İçtenlikle konuşur, her sorulana bildiği kadar içtenlikli yanıtlar vermeye çalışırlar. Tadına doyulmaz sohbetler ederdik.  

 Ama benim etrafta dikkatimi çeken ahşap yontular vardı, ilgimin çoğu da onlaraydı. İlkellerdi. Ama dikkat çeken bir yönleri vardı. İzlerken düşünür, böyle bir yerde, dağ başında ara sıra ağaç yontan, bundan zevk alan birileri vardı demek. Ne güzel! Fotoğraflarını çektim, sağına, soluna baktım tümünün. Yapan kendince özenmiş, yontmuş. Çevresinde en çok gördüğü hayvanların yontusunu yapmış. Ellerine sağlık diyorsunuz, yapanı görmeseniz de; içten gelen bir teşekkür gönderiyorsunuz ona.

 Yine bir gün orada dinlenirken keser sesleri duydum. O yana gittiğimde o yontuları yapan amcayı gördüm. Bir köşeye oturmuş kendi kendine ağacı yontup duruyordu. Bir süre izledim. Öyle dolu dolu araç-gereci yoktu. Bir keser, keseri tutan eli, yonttuğu ağacı sıkıştıran ayağı. Tüm tezgahı buydu. Yerde altta destek olması için uzatılan ağaç parçası, keser, keseri tutan el, ağacı sıkıştıran ayak…

 Zevk için yaptığını, yaparken zevk aldığını anlattı. Yaptıktan sonra sevip isteyenler olursa, onlara verdiğini de ekledi. Özellikle de çocuklara. Hatta köyde zar-zor edindiği oyuncağı kırılan çocukların oyuncaklarını ahşaptan uyarladığı parçalarla onardığını, böylece çocukları sevindirdiğini ekledi. Ne güzel. Bizim çocukluğumuzda hiç oyuncak yoktu. Tümden kendimiz yapardık. Telleri kıvırıp bükerek arabalara dönüştürürdük. Kamışları soyarak elde ettiğimiz ince çubukları birbirine ekleyerek oyuncaklara dönüştürürdük. Çok keyifli olurdu.

 Bu amca ise bozulan parçaların yerine, yedek parça yapıyordu. Ne mutlu ona. Boş durmuyor, hem çocukları sevindiriyor hem de kendi zamanını değerlendiriyordu.

 Kolay gele diyorum amcaya.

 Ona yeniden selam olsun.

 13.08.2011 Cuma

 

 

 

DALYAN HEYKELLERİ 

 Dalyan’da heykeller var. Uzaktan görünce çok heyecanlandım. Heykeller Mehmet Aksoy’u çağrıştırıyordu. Yanlarına yaklaşınca acemice yapılmış çalışmalar olduğunu gördüm. Sorunca öğrendim. Öğrenciler bir dönem buraya gelerek yapmışlar. Bana böyle bilgi verildi. Oldukça alel acele ve ilkel bir yontma yapılmış. Yine de beni izlemek için çektiler yanlarına.

 Yapanların  -isimleri yok- ellerine sağlık.

 Köyceğiz 29.07.2011 Cuma

 

 

 

SEDİR ADASI

Dün Akyaka’dan tekne turuna çıktık. Çok güzel koylar var. Aynı turu 2004 yılında da yapmıştık. Çok güzel koylar var dedim ya; kendinizi cennette sandıracak güzellikler içinde yüzersiniz. Bu cennet ülkemizin değerini bilelim diye yeniden düşünmeye başlarsınız. Bir koydan diğerine geçerken, her koyda yolcular denizin mavisiyle, yeşiliyle turkuaz hatta lacivert rengiyle hasret gideriyorlar, kucaklaşıyorlar.

 Sıra Sedir Adası’na geldiğinde girişlerin 10 TL  olduğu, müze kartı ve 65 yaş üzeri olanlardan ücret alınmadığı açıklandı teknede.

 Bu durumda insanlardan bir kısmı iskelede oyalanmakla yetindi. Bir kısmı ücretini ödeyerek adaya girdiler. Kimileri hemen sahile indiler, girdiler suya. Cleopatra Koyu’nda denize girmeden olmaz. Onlar da öyle yaptılar. Belki Kleopatra’dan dökülen güzellikler onlara da bulaşmıştır. Her neyse ada iyi korunuyor. Bin yılda oluştuğu söylenen kumlara ayak basmak yasak. Güzel. Giriş-çıkışlar ahşap yollarla denetim altına alınmış. Şezlonglar ve gölgelikler, tuvalet ve soyunma kabinleri, duşlar ücretsiz. Oldukça güzel.

 Ancak dikkatimi çeken bir nokta oldu. Kumlar o 2004’lerde gördüğüm altın sarısı rengini yitirmiş gibi. Kanımca bu kumlar üzerinde bazen denizde ıslanan ayaklarla gezmelidir insanlar. Kumlar ayaklar bastıkça birbirine sürtünerek eski sarılığını ve parlaklığını  kazanmalıdır. Şimdilerde üzeri toz tutmuş, kararmış bir durumda. Denetimli bir giriş-çıkış yapılmasına fırsat verilirse kumlar eski altın sarısı rengine ve parlaklığına yeniden kavuşur düşüncesi oluştu bende. Herhalde bunun bir bilimsel açıklaması olmalıdır kanısındayım.

 Adaya gidenlerin kimileri anfitiyatroyu ve diğer kalıntıları gezdikten sonra denize girmeyi yeğlediler. İyi de yaptılar. İnsanlarımızın çoğu bunu yapmıyor, gezmiyor, incelemiyor, dünlerden kalan kültürel değerleri önemsemiyor. Varsa yoksa da tek dertleri denize girmek.

 Ben önceden gezdiğim için sadece denizle ve kıyıyı incelemekle yetindim. İlk gelişimde de sadece gezmiş, denize girmeye fırsat bulamamıştım.

 Burada önemli olan ücretli giriş. 10 TL çok gibi. Ülkemiz insanı bu tür ücretler nedeniyle buralara giriş yapamıyorlar ya da ücretlerin fazlalığı nedeniyle bu tür gezi ve etkinliklere katılamıyorlar. Aile 6-7 kişi ise düşünün.

 Bunun kolay bir yolu bulunmalı. Örneğin, yeşil kart gibi, ya da yarı ücretle giriş yapma fırsatı verilmeli. Belki bu nedenle antik kentleri ve kalıntılarını gezenler çoğalır, çoğalırda mutlu oluruz.

 Önceki gezilerimden bir anımı anımsıyorum. Olay Demre Antik Kentinde geçti.

 Bu anım nedeniyle tuvaletlerin Sedir Adası’nda ücretsiz oluşu güzel. Neden mi? Açıklayayım.

 Bir yıl Demre’de bir gezi sırasında rastladım olaya. Herkes bilet alıp girmiş gezilecek yerleri gezmişler. Kapıya yakın bir yerde tuvaletler var. Turistlerden biri koşarak oraya yaklaştı. Çok şıkıştığı belliydi. Tam o sırada karşısına bir kadın dikildi. Kadın yaşlı mı, yaşlı. Yaşlı olduğu kadar da inatçı. Adam sağa kayar, keser önünü, sola kayar yine izin vermez. “Many, many” der durur. Adam kaçırdı kaçıracak. Parayı çıkışta alsa olmaz sanki. Görevlilere anlattım. Hoş bir şey olmadığını söyledim o zaman… Aldırmadılar. Gülümseyip geçtiler. Burada bürokrasiyi bunlar böyle anlıyor, hizmetin en iyisinin bu olduğunu sanıyorlar. Hala orada bu sistem nasıl işliyor bilemiyorum.

 Yıllar sonra eleştirdiğim durumun düzeldiğini görmek turizmimiz adına sevindirdi beni. Bir de ücretler konusuna el atılsa daha da sevineceğiz diye düşünüyorum.

 Hep birlikte daha nice sevineceğimiz turizm kolaylıklarına kavuşmak dileğiyle.

 14.07.2011 Perşembe

 

 

HALKEVİ VE CAMİ

 Köyceğiz’de çok güzel bir örnek var. Halkevi ve cami yan yana, adeta omuz omuza vermişler. Kimbilir o günlerde halkın aydınlanması için bu omuz omuza olmak vurgusu çok anlamlı bir şeydi. Bazı yerlerde de okul ve cami yan yana yapılmıştı. Güzel örnekler bunlar. Ancak günümüzde çok yerlerde okullar kapatıldı, köylerde sadece cami kaldı. Yani tek yönlü eğitim. Ne denli doğru, tartışılır.

 Yan yana, omuz omuza olmak her zaman iyidir. Tüm başarılar bundan kaynaklanır.

 Yeni başarı özlemlerimizle…

 Köyceğiz 14.07.2011 Perşembe

 

 

KIZ KUMU

 Mamaris’in Orhaniye köyünde güzel bir koy Kız Kumu. Bu günlerde gündemde adından çokça söz ettiriyor. Denizin üzerinden yürüyerek karşıya geçebiliyorsunuz. Kırmızı bir kum tabakası var burada. Sanki denizin içinde özel oluşturulmuş bir su altı yolu gibi. Rahat rahat hiç endişe duymadan denizin üstünde yürüyor gibisiniz. 45-50 dakikalık bir yürüyüş uzaklığı var. Yürüyenleri izlediğinizde bir insan seli ile karşı karşıya olduğunuzu görürsünüz. “Acaba bu denli insan birikimi ve de aynı anda yürümek zararlı olabilir mi?” diye düşünmeden edemezsiniz. Ben biraz duraksadım ve zararlı olabilir diye düşündüğümü de söyleyebilirim. Ne denirse densin bunca insanın bir anda orada yürümesi, yürünen yer demir bile olsa zarar görür kanısındayım. Bu nedenledir ki, Özel Çevre Koruma Kurulu ile Kültür ve Tabiat Varlıklarını koruma kurulu uyarılar sonucu olsa gerek harekete geçti. Buraya turnike konarak geçişleri denetim altına almak istiyorlar. Doğrusu budur. Eğer uzun yıllar bozulmadan yararlanmak istiyorsak gereği neyse o yapılmalıdır. Yapılanlara destek çıkılarak, yapanlara yardımcı olunmalıdır. Doğal değerlerimiz ancak böyle korunur ve de bizden sonraki kuşaklara ancak bu yolla bozulmamış olarak aktarılabilir.

 Kazançlı çıkan halkımız ve turizmimiz olacaktır.

 26.07.2011 Salı

 

 

YUVARLAK ÇAY

 Köyceğiz Beyobası beldesi Yuvarlak Çayı çok ilginç bir vadiye sahip. Genel olarak Topgözü Kanyonu olarak adlandırılır. Doğanın Köyceğiz’e cömertce sunduğu bir armağandır burası. Kanyon yer yer 300-400 m aralıklarla devam eder. Kayalıkların arasından çıkan, güneşle ve yeşil renklerle buluşan bu su şelale olup akarak çıkar karşınıza. Buralara yolu düşenlerce görülmesi gereken yerlerden biridir.

 Doğa henüz bozulmamıştır. İnsanı sevecen ve doğaya saygılıdır ve saygılı olduğu kadar da koruyucudur. Bu nedenle yayla ve kanyonlar sizleri cennetin bir köşesi olarak karşılar. Hipokrat’ın ilacı sığla ağaçları, salkım söğütler, devasa okaliptus ağaçları, asırlık çınarlar, palmiyeler (140 çeşit olduğu söylenmektedir), sağlık simgesi zeytin ağaçları, çeşit çeşit güller ve dünyanın hiçbir yerinde görülemeyecek türden tropik çiçekler arasında bulursunuz kendinizi. Köyceğiz ve çevresinin narenciye çeşitliliğini simgeleleyen ağaçlarını da görürsünüz. Ağla Yaylasında 800 ile 1300 yıllık karaçamlar arasında gezinmek bir hoş eder içinizi ve de düşler ortamında gezindiğinizi duyumsarsınız.

 

Ben çok güzel bir raslantı yakaladım. Bir anda kızım Yuvarlak Çayı vadisinde otururken “Mavi Kelebek gibi bir böcek” dedi. Baktım, çok ender rastlanan bir renkte. Apar-topar fotoğraf makinasının normal objektifini çıkarıp tele objektifi taktım. İvedilikle çekmem gerekiyordu. Böcek daldan dala konuyor, tekrar uçuyordu. Yaklaşmak da olası değildi. Neyse bir çınar yaprağında yakaladım ve fotoğrafı çektim. O koşullarda ışık pek olumlu değildi. Bazı açılardan kelebek gibi olan böcek biçimsel olarak anlam vermiyordu. Birkaç denemeden sonra oldu sanırım. Onu da sizlerle paylaşıyorum.

 Sözün kısası böyle bir doğa harikası alan ve alanlar HES denen garip oluşumlarla zedelenmek isteniyor. Daha önce gezdiğim Ağla Yaylası şırıl şırıl akan suları ile görülmeye değerdi. Her taraftan sular akıyor, doğa ağlıyor sanıyordunuz. Bu nedenle AĞLA adı verilmiş. Şimdilerde ise sular akmıyor. Ağaçlar bu akan sularla artık gereksinim duyduğu suyu alamıyor. Çevre susmuş ve kurumuş. Her kaynağın başına bir depo yapılmış, bu depodan sular borularla bir yerlere götürülüp pet şişelere doldurularak pazarlanıyor. Kolay iş, kolay kazanç. Doğa susuz kalıyor, doğa küsüyor, doğa kuruyor umurlarında değil. Benim içim burkuldu. Asırlık ağaçlar kaderlerine terk edilmiş gibi geldi bana.

 Bari AĞLA adını silip, KURU YAYLA adını koyalım, koyalım ki uysun, uyumlu olsun. Mehmet Akif’in dediği gibi benzeterek alırsak; “Yarap bir kazanç uğruna ne güzellikler harap ediliyor” dememek elde değil. Birilerinin kazanması düşünülürken birilerinin de bahçelerinde kullandıkları bu suların kesilmesi ile kazançları ortadan kaldırılmış oluyor. Kendi sebze ve meyvesini üretmeye çalışan vatandaşın rızkına el atılmış, ağaçlar kurumaya terk edilmiş oluyor. Ben böyle düşünüyorum. Bölge halkı dahasını bilir, bilim adamları dahasını bilimsel olarak belgelerle açıklayabilirler. Söyledim söyleyeceğimi. Benden bu kadar.

 Aklı olan düşünsün.

 27.07.2011 Çarşamba



 


 
  Bugün 76416 ziyaretçi (130321 klik) kişi burdaydı! SANATLA KALIN-SAĞLIKLA KALIN  
 
isteataturk.com